“Çünkü o, o idi; ben de bendim”


Bir virüs dünyayı felç eder, kutuplarda buzullar erir, güney yarım küreyi yangınlar sarar, Atlantik’e tropik kasırgalar iner, yeryüzü oynar, gökyüzü oynar, yer yerinden oynar, iklim değişir, düzen değişir; düşmüşüzdür, kalkmışızdır, büyümüşüzdür. Ne kadar büyüdüğünü anlamak için de ya çocukluk mıntıkana geri dönmen gerekir ya da acemi halini anımsayan bir dostun gözüne bakman. Dost, öyledir çünkü. Yedi düvel değiştiğinde bile madalyonun değişmeyen yüzünü gösterir. Aynadır. Pusuladır. Sormak istediğin sorunun cevabını sen daha sormadan verir.


Sorularla başlar, cevaplarla değil. Bocalarken, tökezlerken, düşerken derinleşir. Sarhoş olduğunda dünya döner ve miden perişanken saçlarını tutacağını, hayatını değiştirecek mesajları seninle yazacağını, sınav sonuçlarını yanı başında bekleyeceğini, işlerin ve ilişkilerin gizemini çözmeye çalışırken cevap anahtarını senle arayacağını, yaşamın önemli virajlarında yaptığınız tercihler değişirken, birbirinden farklı hale gelirken hayatlarınız hâlâ ve yine de iki kişilik bir anlayışta güvende olacağını bilirsin. Dostluk, en yalın, en moleküler düzeyde bu kadardır. Anlaşılmak kadar sade. Bilinmek kadar basit.

Kendine mahsus bir dil bulur, öyle anlar dostluk. Sadece iki kişinin deşifre edebileceği bir dil kurar. Böylece dil kılıçtan keskin olmak isterken tutulduğunda, yılanı deliğinden çıkaracak mahareti kendinde bulamadığında, pabuç kadar olmak isterken artık dönmeyip sürçtüğünde, dost sana yedi defa cümle olur. Sen yeniden şakırsın. Tomris Uyar yedi yıldır şiir yazmayan Turgut Uyar’ın şiire yeniden dönmesine vesile olur ısrarlarıyla. 19 aylıkken geçirdiği bir rahatsızlık sonunda duyma ve görme yetilerini yitiren Hellen Keller’a Anne Sullivan bir dil verir. Dil dünyayı yeniden kurar. Dostluk dünyayı böyle toparlar.


Alemde bir toz zerresi iken sen, tek başına seyrederken bir denizde, dost uğurlu bir kalabalık olur; dağ olur, taş olur, çıpa olur, rüzgârda yıkılmazsın o zaman. Fırtına dahi çıksa kolayına batmazsın. Thelma tek başına bir kadınken Thelma ve Louise olur. Grace tek nota bir hayattan kopar, Grace and Frankie olur. Malala Yousufzai ile Greta Thunberg arkadaş olsa mesela dünya kesinlikle daha âlâ bir yer olur. Dost sana, kazık ve adaletsiz sınavda kopya olur. Yeniden başlayacağın yerde valiz olur, ev olur, araba olur, cesaret olur. Harekete geçirir. Konfor alanında kısalmaya başladığında alarm olur. Düşmene, yükselmene, kanatlarını gerip güneşe değmene imkân olur.


O rakımlara çıkacak teçhizatı getirir, dostluk. Gündelik olanda seninle felsefe bulur. Aritmetiğin, gezegenlerin, bilimin ve batılın her şeklini birden kolaylaştırır. Toni Morrison, kendinden yedi yaş küçük James Baldwin’le tanışır. Cenazesinde konuşurken “Biliyordun değil mi,” der, “Senin diline ve o dili oluşturan zihnine ne kadar ihtiyacım olduğunu? Ve şiddetli cesaretine, vahşiliği ehlileştirmesi için ne kadar bel bağladığımı, biliyordun?” Bilir, dostluk. Bildiği için meydan okur. Eksiği gösterir. Yarayı açar. Eczayı döker. Mola verdiği yerden, seneler sonra bile olsa, aynı rahatlıkla devam eder. Ritim bozulmaz, gözden ırak olanın gönüldeki mesafesi açılmaz. Şifayı mesafe ve zaman bozamaz.


Dostluğun sadece kendisi değil fikri bile zira yüz kere şifa zira. 1990’ların fenomen dizisi Süper Baba’da Çengelköy’ün en güzel kahvesini işleten Nihat’a Fiko’nun, “Niye ben böyleyim Nihat” deyişine, dostluğuna, yakarışına 21. yüzyılda hâlâ ısınır içimiz. Cevapları dostlarda aramanın kerametini biz de çok iyi biliriz. Dizilerde, filmlerde dostken gördüğümüz insanlar gerçek hayatta da dost olsun isteriz bu yüzden. Dostluk böylece daha gerçek, bu sayede faniler için de daha ihtimal dahilinde olacak zannederiz.


Olmayı mümkün kılar işte dost. Perdeyi kaldırır, sahneye çağırır. Judy Collins ona “Suzanne”, “Dress Rehearsal Rag” ve bence sihirli şarkı “The Stranger Song”u yazıp getiren 30’lu yaşlarındaki Leonard Cohen’deki sihri görür, sahneye onunla yürür. Dostluk herkesin vaka-ı adiyeden sandığında sihir bulur zaten. Kendine mahsus olanı alkışlar. Herkesin tuhaf bulduğunu kutlar. Hareketi başlatır. Şair de olsan torna tesviye de; tır da kullansan kamera da; tencere de, kalem de açsan kapı da açsan anlayan birinin ışığında olsun istersin. Dost seni görünür kılar. Gayretinin kayda değer olduğunu kanıtlar.



Aynı derede balık tutunca, aynı derecede kaynayınca ya da buz tutunca dostluk daha hızlı ve kolay. Gogol’un paltosundan gelince, aynı serseriliği gözü kesince. Aynı yaşta sürmenaj olunca, aynı durakta soluklanınca, uzaklara bakıp gözlerini aynı açıyla kısınca. Benzemek dostluğu çok kolaylaştırıyor da esas kayda değer bağ, hayata anlam katanı işte, benzer yoldan gelmeyen insanlar arasında oluyor. Hiç bilincinde olmadan, matematiği tutmadan, neyi seçtiğini bile anlamadan kendini bir köprünün üzerinde, yabancı bir denizi geçerken bulunca oluyor. Doğu Londra’dan bir işçi ailesinin altıncı ve en küçük çocuğu Alexander McQueen ile aristokrat bir ailenin en büyük çocuğu Isabella Blow birbirlerine benzemeden hiç birbirlerini anlayınca. Snoop Dogg ile Martha Stewart arkadaş olup birbirlerine giden bir yol bulunca. Başka mühletleri doldurmasına rağmen ötekinin saatini okumayı bilince bir kişi. Uzun bir yolda yürürken hiç görmese** de ötekini, nasıl yollardan geldiğini tahmin edebilince.


Sonunda da dostkişisi insanın DNA’sına hatıralarla işliyor, karar mekanizmasında özdeyişleriyle öyle kamp kuruyor ki, bir gün kendini çatallı bir yolda bir seçimin ortasında bulduğunda, yüz yıl önce aldığın bir tavsiye kulağına küpe, yoluna pusula oluyor. Dostluk da işte o kadar, o derinlikte, o anlamlı tabakada bir yerde daima duruyor. Bütün açıklamalardan, gerekçelerden, sebeplerden azade, bilincin dışında, denizin ortasında, denk gelişin şansına bakıyor. Bir de seçimlere. Kısık sesle veya bağırarak sesleniyor bir de. Beni gör. Beni bil. Beni anla. Burada olduğuma, burada oluşumun bir önemi olduğuna beni ikna et.


Tercihleri, memleketleri, hikâyeleri benzemese de bir kez birbirini anlayınca iki kişi… Perdeyi kaldırıp hikâyeyi okuyunca. Daima kalıyor tortusu, yankısı, yüreği ferahlatan hissiyatı. Bir ömürlük kalabalıklaşıyorsun.

Ben de kalabalığın böylesine hep minnet ediyorum. Artık Kanada’da yaşayan Bogotalı arkadaşım hikâye kitabımın ismini beğeniyor, Londra’da yaşayan Hintli arkadaşım yeni okuduğu bir şiiri gönderiyor, anne olmuş bir arkadaşım oğlunun çenesine atılan dikişi gösteriyor, anne olmayı düşünmeyen arkadaşlarımdan biri New York’ta Biden – Kamala zaferini kutlarken bir video gönderiyor, genç yaşında büyük bir işin başına geçmiş bir arkadaşım bankacılarla olan görüşmelerini anlatıyor. Bir kısmı yeni bir iş kuruyor, bir kısmı kurumsal hayatta giderek yükseliyor, bir kısmı kariyer değiştiriyor, artık görüşmediğim pek çokları bile hatıralarımda ferah feza geziniyor ama bir şey sabit; her şey değişken, akışkan ama bir şey sabit, bir şey gerçek ve dostlukta bir şey daima sahici, bir şekilde sahih. Gün biter, dün biter, ilmek ilmek ördüğün bir kimliğin tarihi geçer, satır biter, çember döner, bir tek yürekten anlaşılan şey ezel ebet sürüyor. Dostluk da üç aşağı beş yukarı ilelebet süren o şeye tekabül ediyor.

Kabul, sebepten önce geliyor dostlukta, öğrendim.

Diyordu ya Montaigne hani,

“Çünkü o, o idi; ben de bendim.”



 

*Montaigne

**Edip Cansever, “Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir’deki “Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç?” dizesine ithafen.