Aşkın Kitaplara Düşen Gölgesi



Aşk nedir? Bazı yazarlara göre bir hastalık... Her hastalık gibi o da geçer, ama bazen izi kalır. Bazı şairlere göre her defasında insanın ışığını yenileyen tek güç. Leo Bormans ise dünyadaki farklı ülkelerden aşk üzerine düşünen yüz isimle beraber aşkın farklı köşelerini keşfetmeye çıkıyor bu kitabında. Daha önce yine benzer bir şekilde yüz yazarla mutluluk üzerine hazırladığı kitabı yüzbinlerce satan ve her ülkede yayınlanan Bormans, daha çetrefilli bir konu olan aşkı tüm yönleriyle anlatabilmek için iki sene süren bir çalışma gerçekleştirmiş.




Aralarında Türkiye’den Ayça Özen’in de bulunduğu, elli ülkeden yüz araştırmacı kendi uzmanlıkları çevresinde aşk kavramının farklı yönlerini ele alıyor.

Her bir araştırmacının sadece bin sözcük kullandığı yazılar; biseksüelliğin kökenlerinden kendini sevmeye, aşk formüllerimizi anlamaya çalışmaktan yıkıcı kıskançlığa uzanıyor. Aşkı yaşayan ya da yaşadıktan sonra anlamlandırmaya çalışan çoğu insanın kafasındaki sorulara da perspektifler açan kitap, panoramik bir bakışla bağlılık, sevgi, sevmek üzerine söz alıyor. Günümüzün hızlı aşklarından aile sevgisine, seksten evliliğe, boşanmadan yalnızlığa, ilk aşktan huzurevine uzanan tüm bir skala. Ama her şeyin yanında elbette romantizm üzerine bu kitap. Çünkü hâlâ, bu çağda ve bu çıldırmış dünyada bile aşkın var olduğuna dair inancımız sürüyor.



Mihrap, İstanbul’un eski mahallelerinden birinde yaşıyor. Evlenip ayrılmış; genç daha, otuzlarında. Anasının yanında yine şimdi. Doksanlı yıllardayız, bugünlerden bakınca, özlemini duymaya başlamanın zamanı gelmiş yıllar; televizyonda Çarkıfelek var. Vaatler, hayaller, bir biçimde her şeye rağmen umutlu bir bekleyişin zamanı. Mahallede Mihrap var, annesi Asiye; Tülay, Ayten, Füsun, başka kadınlar... Dertlerini gülerek atan, mutsuzluğu belki de kendilerine lüks gören kadınlar. Birde aslında hep aşk var, sonu seyrettikleri dizilerdeki gibi bitmese de bazen hayallerinde, bazen geçmişlerinde.


Mihrap’ın da Dalyan’ı var: “Dalyan, müstakbel evimin direği, büyük depresyonumun sebebi, tutmasını çok istediğim büyümün ana malzemesi, kalbimin fay hattı, beni yutan büyük balık...”. Sinem Sal, Bizim Zamanımız’da aslında sadece bir dönemin değil ülkenin temel direkleri olan kadınların bir aile fotoğrafını çekiyor. Neşeli, cesur, düştükleri yerden kendilerini de diğer kadınları da kaldırmasını beceren, arada tökezleyen ve kim bilir ne zamandan beri, neredeyse gizli bir kökle birbirlerine bağlı olan kadınlar.



Hugh Nini ve Neal Treadwell, 1850’lerden 1950’lere uzanan yüzyıllık zaman dilimini kapsayan bu çalışmalarında, erkekler arasında yaşanan aşk ve sevgi ilişkisinin fotoğraflarını yayınlıyor. Daha önce yayınlanmamış olan bu fotoğraflardaki erkekler, eşcinsel aşkın tabu olduğu yılların kahramanları. Kendileri de evli bir eşsinsel çift olan Nini ve Treadwell, yirmi yıl önce bir antikacı dükkanında dolaşırken tesadüfen bir siyah beyaz fotoğrafla karşılaşıyor. 1920’lerden kalma bu fotoğrafta ikierkek romantik bir biçimde poz vermiş. Bunun üzerine bu tür eski fotoğrafları biriktirmeye başlıyorlar.


Yavaş yavaş çoğalan koleksiyon, birbirlerine âşık üç bin erkeğin fotoğrafından oluşan bir arşiv haline geliyor. İşte bu kitap da bu koleksiyondan üç yüz fotoğrafı içeriyor. Avustralya’dan Fransa’ya, Almanya’dan Japonya ve Bulgaristan’a uzanan koleksiyondaki erkekler; aşk söz konusu olduğunda yasaklar, tabular ve kuralların asla işlemediğinin kanıtı. “Aşk heteroseksüel değildir” diyor çift ve ekliyor: “Biseksüel ya da homoseksüel de değildir. Aşk sadece aşktır”.



“Tezer Özlü ile iki konuda birbirimize söz vermiştik” diye yazmış Leyla Erbil. “İlki evlilik kurumunu, kocaları, daha çok eşlerimizi anlatacak birer roman yazmaktı”. İşte bu sözü yazdığı Mektup Aşkları ile yerine getirmiş. Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Leyla Erbil’in eserlerinde, İlhan Berk’e göre hep başkaldırı esastır. Edebi türlerin kurallarına, hayatın dayatmasına, köşeye sıkışmalara başkaldırı. Erbil’in, çeşitli kişilerin birbirlerine yazdıkları özel yaşam itiraflarıyla dolu mektuplardan oluşan bu romanı da yine farklı başkaldırıları... Adında aşk olsa da Mektup Aşkları romantik, saf, pembe romanlarda bulunacak aşkları anlatmıyor.


Daha acımasız, intikamla dolu, bazen soğuk, uzak ve çağın gerçeğine uygun mektuplar bunlar. Toplam seksen yedi mektupla roman karakterlerinin iç dünyasını keşfederken, gerçek sandığı aşkın aslında bir yalandan ibaret olduğunu anlayan, ama bunu kabul edip acı çekmek yerine intikam almaya bilenen esas kahraman Jale’nin başkaldırmasının izini de sürüyoruz. Aldatılan, onuruyla oynanan, ama bunu kabullenip sessizce oturmak yerine kocasını terk ederek son sözü söyleyen, toplumsal beklentiyi umursamayan Jale, feminist yazının edebiyatımızdaki temsilcilerinden. Fakat ne yaparsa yapsın bu aldatılışın izlerinin içinde kalmaya devam edeceğini bilir: “Onu dünyanın bütün erkekleriyle de aldatsam, ilk aldatışın ondan geldiğini, beni ihanete zorlayanın o olduğunu hiç unutmayacağımdan, yenik olanın ben olduğumu, ölene kadar da bu ezikliğin içimden çıkmayacağını biliyorum”.