Aşk “son”suz Olabilir Mi?

Aşk... Filmlerin, şarkıların, romanların en gözde materyali... Bulmak için kendimizi perişan ettiğimiz, bulunca tadına varamadan kaybettiğimiz, kaybetmesek de hayatın rutini içinde soldurduğumuz; o tarifi meçhul, karmaşık ve bir o kadar vazgeçilmez hâletiruhiye...



A şk nedir?” diye sorsalar, her birimiz başka türlü tarif ederiz. Hepimizi bambaşka diyarlara götürür, başka suretlerimizle buluşturur ve bizden öncekilerin verdiği tariflere uygun olup olmadığına göre de kafamız kolayca karışıverir. İlle de karnımızda kelebekler mi uçmalıdır yani? Ya da kıskançlıktan çatlamıyorsak, bu aşk değil midir? Küçük bir çocukken sırtımızdan aşağı karınca atan çocuğa karşı hissettiğimiz o duygu, o masum ve öfkeli sevinç “aşk” mıdır mesela? Ortaokul yıllarında sıramızın altında bulduğumuz gülle gelen o mağrur gurur? Ve lisedeki ilk öpücük, ilk baş dönmeleri, uykusuz geceler, bir sır gibi yaşanan o ilk buluşmalar ve karşılıksız aşklara tutulan sayfalarca günlükler, aşka mı alamettir? Şimdi bir telefon ekranından fışkıran imajlara tutulmak da aşka dâhil değil midir? “Online Dating’in püf noktaları” diye kurslar bile açılmışken, “sosyal medya üzerinden yaşanan aşklar sahici değil” diye kim iddia edebilir? Yani kaç milyon ruh varsa yeryüzünde, aşkın da o kadar fazla boyutu ve tezahürünün olması kaçınılmazdır. Sözün kısası, yüzyıllar boyunca yöntemler ve biçimler değişse de “âşık olma”nın fikrinden dahi vazgeçmediğimize göre, aşkın kendisi başlı başına “sonsuz”dur. Peki, bizim için onu “son”lu kılan nedir? Ondan vazgeçmemize, ona kendimizi kapatmamıza ya da onu çaresizce aramamıza sebep olacak kadar uzağımıza düşmesine ne sebep olur?


En Başa Dönüş

Çok değerli Duygu Sağıroğlu hocamın şu sözlerinde ne çok cevap gizlidir: “İki insanın aşkını anlatıyorsanız, onların sırtından bütün evreni anlatırsınız.” En başa dönsek; dünyaya nasıl geldiğimizi, iki bedenin birleşmesinden doğan tohumlar olduğumuzu bir anlığına hatırlasak... Annemizin rahminde, kalbimizin o ilk kez atışını düşünsek... Küçük bir zerre olarak bu yeryüzüne düştüğümüzde, bu yolculuğa tamamlanma ihtiyacıyla başladığımızı, hepimiz içimizde bir yerlerde anımsayabiliriz. Aşka dair en derinden hissettiğimiz şey de bu değildir midir? Tamamlanmak, yuvaya dönmek, yuva hissini bulmak... Ve bu hissi bulmak için çabalarken tırmandığımız tüm o kariyer merdivenleri, peşinde koştuğumuz başarılar, ödüller, maaş çekleri... Dünyanın hangi ucuna gidersek gidelim mutlaka çektiğimiz binbir “selfie”... İçinde güzelleşme vaadi olan her türlü çağrıya cevap verme çabamız... Hatta gerçek anlamda tek bir duygumuzu bile paylaşamadığımız fakat evli olduğumuz insanla geçirdiğimiz o koşuşturma dolu hayatımız... Tüm bunlar bizi o boşluk hissinden kurtaramadığında, durup şöyle haykırmak istemez miyiz: “Neden hâlâ bir şeyler eksik?”

Yaşadığımızı, canlı olduğumuzu hissetmenin en etkili ilacı olabilir mi aşk? Ve eğer bunu bize hissettiren bir insanla karşılaşmışsak; bir başkasının suretinde tüm kâinatı sevmek, bir başka varlığın nefesinde soluklanmak mümkün olmuşsa, tüm hücrelerimizle yaşadığımızı, var olduğumuzu hissetmez miyiz? Bize sonsuz gibi gelir bu his ve aslında buna aracı olan kişiden çok bu ruh haline, bu sevince bağlanırız. O saniyeler içinde kalbimizden taşan coşku, bizi sonsuzluk bilincine öyle bir yaklaştırır ki, o kadar bir ve bütün hissettirir ki, bunu kaybetmekten ödümüz patlar. Ve korku devreye girdiği an, tuzla buz olur o sonsuzluk algısı... Böyle sürüp giden bir döngüde, o hissin peşinden koşmaya, onu bir bulup bir kaybetmeye mahkûm halde yaşamaya devam ederiz. Ya ruhlarımız arasına çok mesafe koyar, o kıvılcımı soldururuz; ya fazla yapışır, karşı tarafı ürkütürüz. Baş edemeyiz işte o halimizle. Arkadaşlarımızın kendi deneyimlerinden yola çıkarak verdiği akıllar da bir işe yaramaz. Yaşamaktan âlâsı yoktur neticede... Çünkü aşk, kendini yaşatmaktan başka çare bırakmaz bize... Kaçınılmazdır. Saklanılmazdır. Bedeli neyse nedir, çünkü ruhun büyümekle imtihanıdır. Aslen kusursuz ve daimî bir mutluluk vadetmez ki aşk...


Aşk, tam tersine, seni sınırlarından çıkmaya zorlamak için gelir, dönüşüp değişmen için teşvik eder, en derinde saklanmış yaralarını su yüzüne çıkarır ve sen onları görene ve şefkatle kabul edene kadar bas bas bağırıp tepinir. Hem coşkuyla hem öfkeyle tanıştırır seni... Hem şefkatle hem acıyla buluşturur. Çocuksu ve neşeli yanlarınla kavuşturur. Aşk, seni eğlence garantisi olmayan bir maceraya davet eder. Bu tek yönlü ve tek kişilik bir bilettir. Çünkü ne olursa olsun o güzergâhtan bir kere geçtiğinde, artık aynı kişi olmazsın. Aynı kaldıysan zaten âşık olmamışsındır. “Şimdi sadece sevgilimin nefesinde biraz durup dinlensem, onun dudaklarında ısınsam ve onun teni ilaç olsa yaralarıma, onun gülüşünde tekrar doğsa güneş... Ve her şeyin daha güzel olacağına dair inançla dolsam” diye dilersin kalbinin en derin köşesinde... “Seni seviyorum” derken aslında, “Seni görüyorum ve sen de beni gör istiyorum” demek istersin. Sana hatırlattığı o yuva hissine tutunup, orada durmak istersin. Ama “durmak” da yoktur aşkın lügatinde... Bir kez aynı yolda buluştuysan, “âşık” olmaktan “yoldaş” olmaya terfi edersin. Ve çakıllarla dolu bir yolda çıplak ayak yürüyüp ayağına hiç taş değmesin istersin. Hiç bitmez ki isteklerin...


“Sonsuz aşk yoktur” dediklerinde, bu tasarlanmış bilgiye teslim oluşumuz da bundan değil midir? “Aşk’ın ‘son’suz oluşu sadece bizim elimizde” deseler, bu sorumluluk seferine kaçımız gönüllü çıkabilir? Oysa, birlikte atılan birkaç kahkaha, bir tartışmadan sonra tutkulu bir barışma; birkaç bulaşık yıkayıp birkaç çamaşır astıktan sonra sevişmek -belki filmlerdekine hiç de benzemeyen bir tonda... Ve bir çocuğun bezini değiştirirken, birlikte “Voltran”ı oluşturduğumuz o anların içindedir sonsuzluk... O anlar ki, yaşandığında kıymeti bilinmeyen ve hep daha fazlasının bekleyişi içinde eriyip giden... Bir gün daha huzurlu, daha zengin, daha sağlıklı olacağımız zamanı beklerken su gibi akan saatler, günler, geceler boyunca, aslında beklediğimiz anın tam da içinde olduğumuzu fark edemeden yaşantımızı milim milim tüketmekte oluşumuz, aşk acısı dediğimiz şeyden daha hüzünlü değil midir? Belki de tam bu yüzden, bu dünyada bizi en çok büyütecek olan bu yolculuğa çıkmaktan asla vazgeçmeyişimiz, kalbimizi kendine doğru çağıran diğer kalbe doğru o zümrütten köprüleri kurma azmimiz... Sonsuz aşk, kalpten kalbe kurduğumuz o köprüde, dengede durmayı başardığımız anların toplamıdır belki de... Ve nefes aldığımız sürece, aşkla hemhâl olma ihtimalimiz bakidir. İş ki biz onu “son”suz kılmaya gönüllü olalım, iş ki biz onun kıymetini tam da “şu an”ın içinde hatırlayalım...