Aşka Dair


Varlığımızı anlamlı kılan nedir? Para, başarı, statü, kariyer... Neredeyse her anımızı bunların peşinden koşarak geçiriyoruz. Peki ya aşk? Aslında hepimizin beklediği, istediği; sessiz ve derinden fark edilmeyi, keşfedilmeyi bekleyen aşk... Her gün, gördüğümüz her şeyde bize kendini hatırlatan, hayatı yaşamaya değer kılan alametifarika... Severek, tutkuyla yapılan her işin içinde mutlaka aşk var. Rumi’nin de dediği gibi: “Aşk bütün olandır, biz ise bütünün parçalarıyız.” Aşkı en iyi anlatanlardan biri de kuşkusuz edebiyatımızın en üretken yazarlarından Ayşe Kulin...


Kitaplarında aşkı, o eski romantik dönemlerin saf ve kırılgan bir mücevher gibi saklandığı zamanlardan, yakın tarihimizin hızlı ve doyumsuz tüketici kültürüne kadar çeşit çeşit yüzüyle anlatan Kulin, bu kez ise Magnet Quarterly için yazdı.


Aşk, mutluluk hormonu başta olmak üzere tüm hormonların coştuğu, duyguların keskinleştiği bir “delirium” halidir. İnsan âşıkken daha tutkulu, daha duygulu, daha kıskanç, daha kuşkucu, daha mutlu, daha mutsuz, daha iyi, daha kötü, daha merhametli ya da acımasız ve illaki mantıksız olur. Neyse ki bu hâl üç yıldan fazla sürmez ve aşk, arkasında hayal kırıklığı ile bıkkınlık bırakarak geldiği gibi gider. Yerini, yeni aşkların yelkenlerini dolduracak rüzgarlara bırakır. Erkekler ve kadınlar aşkı farklı boyutlarda yaşarlar.


Erkekte başat duygu cinselliktir. Erkek, gördüğü anda onu heyecanlandıran ve kendinde sevişme duyguları uyandıran kadınlara âşık olur ve sevişme arzusu devam ettiği sürece, aşk alevi harlı kalır. Kadının aşkı ise genelde binlerce yılın getirdiği alışkanlıklardan ötürü, daha bencil duygularla beslenir.


Ah evlense de sevdiği erkekten çocukları olsa, hayat boyu birbirlerini sevseler, birbirlerine sadık kalsalar, öldükten sonra da mezarlarında yan yana yatsalar! Genelde, erkeğin aşkında cinsel tutku, kadınınkinde kendini emniyete alma duygusu baskın çıkar. Neyse ki, her kuralın olduğu gibi bu kuralın istisnaları da elbette vardır!


Aşk, ölüm olmadığına göre her canlı aşkı illa tatmak zorunda değildir. Fakat her canlı bir kez dahi olsa aşkı tatmak ister çünkü aşksız hayat, tuzsuz çorbaya benzer. Hatta kişi kendi yaşamasa da başkalarının aşkını duymak, aşk hakkında okumak ister. Bu nedenle edebiyat dünyasında en geniş alanı aşk kaplamıştır. Operalar, aşk öykülerinden yola çıkarak bestelenmiştir. Bestecilere aşk ilham vermiştir. Hatta mitolojide bazı savaşlar aşk yüzünden çıkmıştır.


Güzel bir aşk romanı yazabilmek için aşkı illa yaşamış olmak değil, iyi bir yazar olmak yeterlidir bence, çünkü yazarın malzemesi hayalleridir, ayrıca yazarlar hem gözlemlerinden hem de iç dünyalarından beslenirler. Öyle olmasaydı yüz yılların içinde bunca aşk romanı yazılabilir miydi?



Aşk üzerine yazılmış en başarılı satırları Shakespeare’in yazdığını düşünüyorum. Onun şiirlerinin ve oyunlarının üzerinden 400 yıl geçti, oyunları hâlâ kapalı gişe oynanıyor ve ülkesinden çok uzakta bir yerde, bir kadın (bendeniz) bazı mısralarını ezbere bilebiliyor. Tutkulu aşkı yansıtan en muhteşem satırlarsa, Nazım’ın Vera’ya yazdığı şiirlerde saklıdır. Fakat romanda aşk dendiğinde, kimse Tolstoy’un Anna Karenina’sının eline su dökemez!

Aşk bir çılgınlık hali olduğundan, insanı farklı bir kişi haline getirebilir fakat ancak kısa bir süre için... Aşk süresini doldurana kadar! Aşkın “delirium” hâli geçtikten ve kişiler normal hallerine döndükten sonra da devam eden ilişkilere başka adlar verilir; sevgi, saygı, alışkanlık, dostluk, anlaşmak ya da evlilik gibi...