Aşktan Beslenen Moda

İster bir elbiseye ya da yeni bir trende, ister bir insana duyulan aşk olsun, moda endüstrisi “aşk”ını itiraf etmek konusunda hiçbir zaman sorun yaşamadı. Stil yaratma yolculuğu öncelikle çok âşık olmayı gerektiriyorsa, “tasarımcı/ yaratıcı/hikâye anlatıcı” olarak tanımladığımız bu kreatiflerin doğalarında da aşka dair pek çok hikâye bulmak mümkün. Romantik aşk, profesyonel hayranlık, ilham vermek ya da çok başka bir alemde ruh ikizi olmak... Aşkı nasıl tanımlarsak tanımlayalım, moda dünyasının bu duygulardan beslendiğine şüphe yok.


Evrensel bir moda markası ve zamansız dişiliğin simgesi olan Givenchy, tarihin en ünlü filmlerinden bazılarında Audrey Hepburn’ü giydirdi ve böylece efsaneden bir başka efsane yarattı. “Sabrina” filminin çekimlerinde başka bir Bayan Hepburn (Katherine Hepburn) görmeyi beklerken karşısında Audrey Hepburn’u bulan Hubert de Givenchy, tam anlamıyla büyülendiğini anlatır ve Hepburn ile olan ilişkisini “bir çeşit evlilik” olarak tanımlar. Romantizm, klasik kesimler, dirseğe uzanan eldivenler, tarifsiz bir zarafet ve tatlılıkta baştan çıkarma gücü: Audrey Hepburn, Givenchy markasının unutulmaz yüzü olur ve “Breakfast at Tiffany’s”de giydiği “Küçük Siyah Elbise” ile Coco Chanel’den devralınan alametifarikayı bambaşka bir yere taşır.



DOLCE’NİN ELLERİ, GABBANA’NIN GÖZLERİ...


Biraz daha yakın geçmişe yolculuk edersek, “aşk” denilince ilk akla gelen ikili Domenico Dolce ve Stefano Gabbana... Romantik birliktelikleri 2005 yılında sona ermesine rağmen The New York Times’ın ifadesiyle, “Dolce’nin elleri, Gabbana’nın gözleridir.” Anavatanları İtalya’ya olan aşkları ve ilişkilerinden beslenen hayal gücüyle bu ikili, sıfırdan bir imparatorluk yarattılar ve bu sektörde belki de 1+1’in 3 de yapabileceğini kanıtlayan bir çift oldular. Günümüzde kolektif yaratıcı aklın, tasarımcı ve kreatif direktör birlikteliklerinin çok daha güçlü işler çıkardığının ispatı olan pek çok modaevi var fakat biz fanilerin göremediği ilahi bir boyutta birbirlerini anlayıp bütünleşen ve ortaya adeta sanat eseri çıkarabilenler nadir. Bunlardan biri “eksantrizm”in kurgucusu Isabella Blow ve âşık olduğu karanlık dehası Alexander McQueen. Birlikte modayı yeni bir çağa götürdüler; Londra’nın “Cool Britannia” yıllarında, beraber yarattıkları bu fantezi dünyasının bir parçası olmanın tüm dünya için takıntı haline geldiği, her şeyin mümkün olduğu bir çağ... Doğu Londralı yeniyetme tasarımcının ilk koleksiyonunun tüm parçalarını satın alan zamanın önde gelen moda editörlerinden yetenek avcısı Blow, McQueen’i gerçek anlamda Alexander McQueen yapan isimdir ve uzun yıllara dayanan ilişkilerinden bir keresinde “İlham perini satın alamazsın, bu daha çok bir aşktır” diye bahseder. McQueen ve Blow için, ilişkileri gerçekten bir aşk meselesiydi; bu dünyaya ait hissetmeyen her ruhun yaşadığı gibi kaotik ve yorucuydu. Şovlarını, alışıldık bir şekilde zamansız ve tabii ki çok erken tamamlayıp, birbirlerine küskün fakat bize muhteşem işler bırakarak veda ettiler.



LADY DI VE GIANNI VERSACE


Prens Charles’la boşanmasının ardından yeni kavuştuğu bağımsızlığını ifade etmenin yanı sıra uluslararası statüsünün de altını çizmeye çabaladığı bir dönemde Prenses Diana, 90’lı yılları bandaj elbiseleriyle kasıp kavuran ve müthiş yetenekli bir terzi olan Gianni Versace ile tanışır. Hayatının en zarif ve şık dönemine, bu çok renkli İtalyan’la arkadaşlığı sayesinde giriş yapan Lady Di, takip eden yıllarda da Versace’nin yüksek oktanlı ihtişamını yansıtan pek çok çarpıcı elbiseyle arzıendam eder.

Gianni; o dönem süper dişi, şımarık tarzıyla burjuva zevkinin köklerini ortaya çıkarırken Diana, Prens Charles ve Kensington Sarayı'nın spot ışığından uzakta, kendi hayırseverlik odaklı yaşam tarzını oluşturmaktadır. Gianni’nin dünyasında Elton John ve George Michael gibi sanatın etkili yaratıcılarıyla sosyalleşmeye ve 20 yaşında kendisine dayatılan kraliyet protokolünün zincirlerini kırıp kendisi için giyinmeye başlar.


Diana’nın kapak yıldızı olduğu Vanity Fair’in Temmuz 1997 sayısında Gianni, arkadaşı hakkında şunları söyler: “Onunla geçen hafta yeni takımlar ve ilkbahar sezonu için provadaydım ve o çok sakin. Sanırım hayatında kendini bulduğu anı yaşıyor -yaşamak istediği gibi.” Gianni, röportajın yayınlanmasından kısa bir süre sonra 15 Temmuz’da, Miami’deki evinin merdivenlerinde öldürüldü ve Diana altı haftadan daha az bir süre sonra, 31 Ağustos’ta Paris’te bir araba kazasında trajik şekilde hayatını kaybetti.



RICK OWENS VE MICHELE LAMY


Rick Owens kültüne aşina olan herkes, her daim yanında olan gotik partneri, moda tasarımcısı Michèle Lamy’i de bilir. 1990 yılında Owens’ın o zamanki erkek arkadaşı tarafından tanıştırılan ikili, modanın ana akımının uzağındaki en güçlü çiftlerden biri haline geldi. Aynı yıl “Lamy” adlı bir “line” yaratan Michèle Lamy, daha sonra iş ortağı, ileride ise arkadaşı ve kocası olacak genç Rick Owens’ı koleksiyonunun kalıplarını çıkarması için işe aldı. 2003’te Lamy ve Owens, Paris’e yerleşmek için Los Angeles’tan ayrıldılar ve 2004’te kendi şirketlerini kurdular. On beş yıldır evli olan çift, Owens’ın mobilya serisinden müze retrospektiflerine kadar kariyerleri boyunca sayısız projede işbirliği yaptı.


Aralarındaki 17 yaşın onları durdurmasına izin vermeden beraber üretmeye devam ediyorlar. “Biz çocuk yapmak için evlenmedik” diye anlatıyor Lamy; “Yarattıklarımız bizim çocuklarımız ve çok güzeller..." Moda endüstrisi artık bu romantizmi unuttu. Modaevlerinin hedefi artık daha geniş kesimler ve “modern” tasarımcıların iletişim aracı da Instagram. Bu da sessiz bir sadelikten gürültülü bir basitliğe doğru kayışımızın temsili adeta... Yine de işe iyi yanından bakmaya çalışırsak, mükemmeliyetçiliğin gerçekçilikle yer değiştirdiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Gucci ve Balenciaga gibi modanın en çok “tık”lanan isimleri, sosyal medya fenomenlerinin geçici şöhretlerinin promosyon güçlerinden yararlanmayı tercih ediyor. Moda yine değişen doğası içinde yerini başka şeylere bırakıyor ve çağa ayak uyduran aşk da geçici heveslerde ve kısa vadelerde de olsa kendine yer buluyor gibi gözüküyor.