Ankara’nın kültürel mirası Siyah Beyaz

Arkasındaki entelektüel birikime rağmen son derece amatör bir ruhla kurulan Siyah Beyaz bugün tur otobüsleriyle ziyaret edilen bir “kamusal alan” ise, bence bunun arkasında Sade ailesinin hayatlarına dokundukları herkesi aileden hissettirmesi var.



Siyah Beyaz Ankara’yı duymayan yoktur herhalde. Zıtlıklar barındıran birçok kimliğinden biri ya da birkaçıyla bilinir: Ankara’nın en eski barıdır, Türkiye’nin hâlâ çalışmaya devam eden en eski çağdaş sanat galerisidir, Türkiye’de ilk sanatçı değişim programını başlatıp Fransa’ya sanatçı gönderen kültür kurumudur. Aynı aileden iki jenerasyonun aynı müzikle dans ettiği yerdir. Duvarlarında 1086 siyah-beyaz fotoğraf ve bu fotoğrafların arasında Nevzat Sayın’ın “yaşayan bir enstalasyon” olarak tanımladığı, artık aramızda olmayanların ışıklı fotoğraflarıyla bir kültür mirasıdır. Bazılarının gençliğinin geçtiği yerdir, bazılarının ise çocuklarının gittiği. Bir dönem “prostat bar” olarak anılır, bir dönem buna tezat kapıda gençlerin uzun kuyruklar oluşturduğu yer olur. Bir yandan 37 senedir aynı “tonet”leri kullanacak kadar değişime karşı, ama bir yandan da hiç çaba sarf etmeden her döneme ayak uyduran bir yapısı vardır.

Faruk Sade, üniversiteden sonra gittiği Paris’te; Mübin Orhon, Mehmet Nazım, Münevver Andaç, Sinan Bıçakçıoğlu, Komet, Hakkı Anlı, Mehmet İleri, Utku Varlık gibi isimlerle sanat sohbetleri sırasında kafasında şekillendirdiği Siyah Beyaz’ı 1984 yılında Ankara’ya gelerek Kavaklıdere’deki aile apartmanında açıyor. Açılışında kimi dostları duvarları boyayarak, kimi duvara resimleri asarak yardım ediyor ve aslında hep birlikte kendileri için bir yaşam alanı oluşturuyorlar. Ve Siyah Beyaz, o yıllarda entelijansiya için bir vaha; sanat, felsefe ve politika konuşulan bir lokal oluyor. Arkasındaki entelektüel birikime rağmen son derece amatör bir ruhla kurulan Siyah Beyaz bugün tur otobüsleriyle ziyaret edilen bir “kamusal alan” ise, bence bunun arkasında Sade ailesinin hayatlarına dokundukları herkesi aileden hissettirmesi var. Başka türlü 37 yaşındaki Siyah Beyaz’ın nasıl 37 senelik çalışanları olduğunu anlamak zor. O sihirli kapıdan içeri girince bir anda Sade ailesi aileniz, Siyah Beyaz “ev”iniz oluveriyor. Bu geleneğin yeni temsilcisi Sera Sade 2010 yılından beri Siyah Beyaz’ın başında... Her ne kadar annesi Fulya Sade gizli kahraman olsa da Sera Sade aileden aldığı bu mirasın üzerine koyarak yoluna devam ediyor.


Mekânların birer birer kapandığı, sürekliliğin çok zor sağlanabildiği günümüzde 37 yıldır değişmeden, aynı yerde aynı sahiplerle aynı şekilde devam eden ikonik bir aile işletmesi olan Siyah Beyaz’ın bu başarısının sırrı ne sence?


Süreklilik başlı başına ülkemizde çok zor karşılaştığımız bir olgu. Mekânların kapanmaya bile fırsat bulamadan yok olduğu bir yeriz. Düşünsene, Fransa’ya gittiğinde 100 yıllık bir kafede kahve içebiliyorsun ya da İngiltere’de 200 yıllık bir galeri gezebiliyorsun. Şu anda içinde bulunduğumuz özel durumu saymıyorum bile. Kim bilir kaç yer daha kapanamadan kaybolacak. Siyah Beyaz, 37 yıldır aynı yerde, Sade apartmanının birinci ve ikinci katında faaliyetine devam ediyor. Bunun en büyük nedeni bence babamın Arnavut inadı. Orayı kendine kale yapıp her şeye direndiğini düşünüyorum. Maalesef bu işi yapan bizler, bulunduğumuz coğrafyada bir şeylere “rağmen” bu işi devam ettiriyoruz. Açıldığı yıllar Türkiye’nin en karışık olduğu yıllar, darbe sonrası bir başkent. Ama Siyah Beyaz bir fanus görevi görmüş, genç sanatçılara destek vermiş ve etrafındakilerden destek görmüş. Galiba başarı olarak nitelendirebileceğimiz şey, kurdukları güzel dostluklar. Sırrı ise Faruk ile Fulya.


Baban Faruk Sade’nin 1984 yılında (annen Fulya Sade’nin sözleriyle) “bar deyince pavyon, galeri deyince oto galerinin akıllara geldiği” yıllarda hayata geçirdiği bar ve galeri birlikteliğinden biraz bahsedelim mi? Örnekleri var mı? Babanın galeriye sponsor olsun diye galeriyle birlikte açtığı bar gerçekten sponsor oldu mu?

Babam üniversiteden sonra gittiği Paris’te Münevver Andaç ile sohbetlerinden, yaşadığı apartmandaki sanatçılardan ilham alarak galeri açma kararını veriyor. Düşünsene, öyle bir apartman ki Mübin Orhon, Mehmet Nazım, Sinan Bıçakçıoğlu, Komet ve Münevver Andaç oturuyor aynı çatı altında. Ankara’ya dönüyor ve babasıyla konuşup aile apartmanında Siyah Beyaz’ı açıyor. Ama tam da senin belirttiğin nedenden galeri denince akla oto galerinin geldiği bir dönemde, bir de üstüne üstlük çağdaş sanata yoğunlaşmak isteyen bir galerinin desteğe ihtiyacı olduğunu düşünüyor ve yanına kafe-bar açıyor. Belki de bir önceki soruda sorduğun sırlardan biri de budur. Tek başına bir galerinin hayatta kalması o dönemden bugüne çok zor, barın yardımıyla satış kaygısı gütmeden istedikleri sergileri açabilmişler ve Siyah Beyaz’ın çizgisini özgürce oluşturabilmişler. O dönemde Ankara’da açılan diğer galerilere baktığında barla birlikte açtıklarını görürsün. Siyah Beyaz Bar, açıldığı günden beri aynı barda servis veriyor, aynı tonetlere oturuyorsun. Değişense duvardaki siyah- beyaz fotoğrafların gün geçtikçe çoğalması; 15 ile başlayan fotoğrafların sayısı 1086’ya ulaştı. Cumartesi günleri 18 yıldır aynı grup çalıyor. Davulcumuz 72 yaşında. Gürbüz Barlas’ı kaybettikten sonra Batu Akdeniz solistimiz oldu. Yeniden açılıp arkadaşlarımızla kavuşacağımız günleri sabırsızlıkla bekliyorum. Yeniden o sahnenin önünde dans edeceğimiz günlere diyeyim o zaman.


2010 yılında sen sanat tarihi yüksek lisansı yaptığın Londra’dan dönüp başa geçince daha bir parlıyor, Siyah Beyaz. Sanatçılar gençleşiyor, koleksiyonerler gençleşiyor, bar müşterileri gençleşiyor. Aslında fiziksel olarak değişime karşı olan Siyah Beyaz’da ruhen bir değişim yaşanıyor ve bu dengeyi o kadar güzel kuruyorsun ki artık ikinci kuşak gelmeye başlarken birinci kuşak da gelmeye devam ediyor. Senin için nasıl bir deneyim oldu o zamanlar 26 senelik olan doğup büyüdüğün Siyah Beyaz’ın başına geçmek?

Dürüst olmam gerekirse en başta çok çekiniyordum. Siyah Beyaz artık, Nejat İşler’in Siyah Beyaz filminde dediği gibi “kamusal alan” olmuştu. Londra’dan döndükten sonra annem ve babamla çalışmaya başladım. Faruk en sonunda iyice çekildi. Benim için başlarda korkutucuydu. Kafamda, “Ya yanlış yaparsam, ya yaptığım iş buraya uymazsa?” gibi milyon tane soru vardı. Bu sorularımı babama yönelttiğimde “kendi hatalarını yapman gerek” derdi bana. Düşünsene, diğer çocuğunu bana emanet etti o kadar yıl sonra. Bunun kolay kolay yapılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Aslında bu güven bana güç verdi. Onlar nasıl kendi jenerasyonlarıyla bu işe başladılarsa, ben de onları örnek almaya çalıştım ve galeride kendi jenerasyonumdan sanatçılarla işe başladım. İkinci kuşak genç sanatçılarla 37 yıldır çalıştığımız sanatçıların aynı çatı altında buluşmasını çok önemli buluyorum ve bu aslında Siyah Beyaz’ın ruhunu yansıtıyor. Aynı şekilde bar tarafında da bunun devamlılığını görüyorum. Annesi babası Siyah Beyaz’da tanışıp evlenen çiftin çocuğu da oraya gelmeye başlıyor ve aynı sahnede aynı müzikte dans ediyorlar. Ama zorlamadan, kendiliğinden, organik bir şekilde bunun olması çok kıymetli.



Sade ailesinin 1980 sonrası Türk çağdaş sanatına ışık tutan oldukça geniş bir koleksiyonu var bildiğimiz kadarıyla. Bu koleksiyonu biraz anlatır mısın? Hepsinin çok özel olduğunu biliyorum fakat aralarında bir sebeple senin için diğerlerinden farklı yeri olan bir eser var mı?

Siyah Beyaz Galeri yani Fulya ve Faruk kurulduğu ilk yıldan beri açılan her sergiden bir eser almış ve bu hâlâ devam ediyor. Bu şekilde de bazı sanatçılarımızın kendi atölyelerinde bile olmayan dönemlerinden eserleri bizim koleksiyonumuzda mevcut. Aynı zamanda diğer galerileri de takip edip başka sanatçıların eserlerini de koleksiyonlarına katmışlar, ben de ufak ufak aynı geleneği sürdürmeye özen gösteriyorum. Aile koleksiyonumuzun temelleri de aslında Fulya’nın ve Faruk’un hayata bakışıyla eş diye düşünüyorum. Birlikte olmaktan keyif aldıkları insanlarla birlikte olmak gibi, birlikte zaman geçirmekten keyif aldıkları resimleri seçmişler. Ve bana en önemli bakış açısının da bir resme bakarken aslında sanatçının o dönemine baktığımı, o döneminde tüm yaşadıklarına; mutluluklarına, kalp kırıklıklarına baktığımı öğretmeleri oldu. İlk evlendikleri zamanlarda aldıkları bir Hakkı Anlı resmi sayesinde ben Londra’ya gittim. Babam hep Hakkı Anlı bursuyla gittin derdi. İlk ve son defa aldıkları bir eseri müzayedeye verdiler ve o eser sayesinde ben yüksek lisansımı tamamladım. Kendi koleksiyonuma baktığımda ise sanırım yeri farklı olanlar hep ilkler. Yuvadayken Cemil Eren’in balıklardan oluşan sergisine gitmiştik, ben de duvardan bir resim seçip babama götürmüştüm, “ben bunu alıyorum” diye. Hâlâ duvarımda asılı, bir diğer ilkim de Siyah Beyaz ile katıldığım ilk Contemporary Istanbul fuarında yaptığım ilk satışın kazancıyla Nermin Er’in bir eserini almıştım. Hepsi o kadar özel, o kadar kişisel ki...


Sade ailesinde benim daha önce böylesine şahit olmadığım bir “uzun masa” kültürü var. Her daim dostlarla çevrili olan yaz ya da kış, evde veya bahçede fark etmeksizin Sadelerin uzun masalarında yenilen yemeklerin de tadı başka, edilen sohbetlerin de. Ailedeki bu uzun masa sohbetlerinin Siyah Beyaz’daki yansıması ise ünlü şövalye masasında her sergiden sonra yenilen, sanatçının baş köşeye oturduğu sanatçı yemekleri. Peki 90’lardan bugüne bu masalarda büyüyen Sera Sade’ye göre nasıl bir değişim var bu masalarda?

Uzun masalar bence Fulya’nın ve Faruk’un paylaşmayı ne kadar sevdiklerinin en somut göstergesi. Paylaştıkça mutlu olan, paylaştıkça çoğalan bir aileden geldiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Herkese açıktır sofraları, sofralarımız. Fulya yemek yapmayı çok sever, çok da güzel yapar, sen de bilirsin. Bir de o masalarda yemekler güzel olunca, daha ne olsun der insan. Farklı mesleklerden, farklı düşüncelerden insanların aynı masada oturup sohbet etmeleri, gülmeleri, hatta tartışmaları bile çok özel. Tartışsalar bile o kadehler tokuşur. Siyah Beyaz Galeri’nin bir adeti de her sergiden sonra sanatçı yemeğinin yapılması ve sanatçının baş köşede oturması. Bu bence Siyah Beyaz’ın sanatçıya gösterdiği önemin en güzel göstergesi. Sanatçı olmadan galerinin dört beyaz duvar olduğunun bilincinde olarak yetiştirildim ve bunu en güzel bu son yaşadığımız bir yılda deneyimledik. Bu geçtiğimiz yılı sanat olmadan bir düşünsene; müziksiz, filmsiz, kitapsız, resimsiz... Mümkün değil. Sandalye birleştirilip uyuduğum masalarda artık ben de oturuyorum. Yanlarında büyüdüklerim, arkadaşlarım oldu. Ellerinde büyüdüğüm insanlarla çalışıyorum ve işte bu yüzden de bizim ailemizi kimse dağıtamaz. Bu uzun masalarda boşalan sandalyeler oluyor zaman geçtikçe, artık aramızda olmayanlar... Dostlarımız, canlarımız. Sofraya yeni çekilen sandalyeler de sohbetlere, kahkahalara ekleniyor. Ama sofralar artık hiçbir zaman tam değil. Masa başındaki sandalye hep boş, ama kadehler hep O’na.