Eşya Aşkına...


Bu sayıda, bu “kutsal” konuda yazmam istendiğinde, “tasdiklenmiş bir deliyim demek ki, eşya aşkı konusunda” diye düşündüm. Sonra bir duraksadım; “eşya toplamak” materyalist bir kavram ve ben âşık ola ola hep karşısında durduğum bu duruma mı âşık olmuşum diye düşünmeye başladım. Nihayetinde, eşyanın benim için anlamını düşünmeye koyuldum.




Yıllardır en çok duyduğum soru, bu işe nasıl başladığımdır. Uzun uzun anlatmaya çalışır, içinden çıkılamayacak bir hale getirirdim cevabı eskiden. Sonra, bu debelenmeden sıkıldım ve kendime hazır bir cevap buldum. Soranlara diyorum ki: “Ne zaman başladığımı inanın bilmiyorum; ben hep böyle biriydim.” Önceleri bir hobiydi eşya toplamak benim için, sonrasında bir tutkuya dönüştü bu arayış ve akabinde dükkanlar, web sayfası derken işte buradayım. Özetle; ne ilk aldığım eşyayı hatırlıyorum ne de o sırada kaç yaşında olduğumu... Genelde ikinci olarak bu eşyaları nereden topladığım sorulur. Ona da cevabım hazır; seyahatlerimden. Gerçi bu cevabım değişti, son bir senedir seyahat edemediğimiz için, ama ben internet üzerinden toplamaya devam ediyorum, demek ki engel tanımayan bir tutkuymuş. İşten anlayan biriyle karşılaştığımda da üçüncü soru gelir: “Neler topluyorsun, hangi dönemleri biriktirirsin?” Bunun cevabı da bir debelenme benim için. Oysaki gözümün seçtiği herhangi bir eşyayı alabilir ya da yeni bir koleksiyona o anda başlayabilirim. Bunu kabul etmem ve karşı tarafa aktarabilmem hep çok zor oldu, odaklanabilen biri de olmadığımdan biriktirdiğim eşyalar hiçbir zaman tam manasıyla bir “koleksiyon”a dönüşemedi. Bir eşyaya âşık olup onu almam; o sırada etkilendiğim, okuduğum, gördüğüm, gezdiğim yerle ilgilidir genelde. Portekiz’e gidip seramiklere âşık olurum ben. Arjantin’de şarap şişelerine, İspanya’da aynalara, İtalya’da lambalara, İngiltere’de ahşap mobilyalara, Almanya’da elektronik eşyalara, Fransa’da heykellere, Japonya’da robotlara, Bali’de bambulara diye uzar listem...


Aşkın hayatımda net bir tanımı, çerçevesi, sınırları yok. Sezen Aksu’nun seslendirdiği, çok sevdiğim Turgut Uyar şiiri ne de güzel anlatır: “Aşkım da değişebilir gerçeklerim de... Siz ne derseniz deyiniz, benim bir gizli bildiğim var.” Bu nefis şiir, “Benim dengemi bozmayınız” diyerek sonlanır. Aşk benim için vazgeçilmez bir şey değil, vadesi olduğuna inanırım genelde. Geçenlerde bir yazıda okudum: “Yarım kalan aşk yoktur, kaldıysa o iş o kadardır.” diyordu, çok hoşuma gitti. Eşya ile ilişkimde de bu geçerli çoğu zaman.


Fakat böyle kendine güvenli yazdığıma bakmayın; her aşk gibi gitmesine yakın kıymete biner eşya sevgim de genelde. Bir lamba örneğin, Arjantin’de bulmuşum kırık dökük halde; almış, taşımış, temizlemiş, tamirlerini yapmış, sergilemiş, kullanmış, tadını çıkarmışım. Benim gözümde bir ilişkiden çok da farklı değil bu süreç. Sonrasında, sayfamda bir resim içinde paylaşmışım; artık vazgeçmeye hazırım sanıyorum. İnanın her bir karenin her bir köşesindeki eşyayı insanlar görüveriyor, birisi o lambayı sorunca kırıla büküle “satılık değil” diyorum. Bu lafım arkadaşlarım arasında alay konusudur hatta. Dükkanım varken iyice garipti bu durumum... İnternet üzerinden yazmak kolay; göz teması yok, ses tonu yok, istemezsen cevaba bakmazsın bile... Yüz yüzeyken farklıydı. Müşteri kalkmış gelmiş; onu soruyor, satılık değil; bunu soruyor, satılık değil diyorum, içime döndükçe dönüyordum dükkânın bir köşesinde.



Aslında eşya aşkım seyahat aşkımın bir uzantısı. Kendimi en iyi eşyalar üzerinden ifade edebiliyorum; aldığım en ufak eşyayı neden aldığımı bilirim, illaki vardır aklımda uyandırdığı bir fikir. Bir filmde, bir evde, bir kitapta, bir sergide, bir resimde ya da bir rüyada görmüş beğenmişimdir ve o eşya ile birbirimizi bulmuşuzdur sonunda; hikâyesi böyle olan birçok eşyam var. Böylece, yazımın sonunu başında savunduğum düşünceye tezat olarak bitirmiş oldum ama aşk da böyle bir şey değil mi zaten?