top of page

Edebiyat ve Sinemada Her Şeye Rağmen Cesaret Edenler

Yazı; Ebubekir Elkatmış



Efsanevi yönetmen Jean Luc Godard, bir röportajında “Sanatçı olmak korkak insanın işidir. Sanata sığınırız. Nietzsche’nin de dediği gibi hakikat yüzünden ölmemek için sanat vardır. Ama aynı zamanda, hakikat ile yaşamak için de sanat vardır” diyor. Çünkü sanat aynı zamanda maruz kaldıklarımızın üstesinden gelebilmemiz için var. Yaratmak başlı başına cesaret isteyen bir şey. Korkudan iyi bir şey çıkmayacağını düşünenler için bir

film ve kitap listesi hazırladım. Hiçbiri bir süper kahraman hikayesi değil; cesaretin salt korkusuzluk olarak betimlendiği Orta Çağ ya da savaş hikayesi de değil. Hiçbiri üretildikleri zamana damgasını vurmadı; belki görülmedi, yok sayıldı. İnsan olmak ve yaşamın temel onuru üzerine hikayeler anlatırken; gündelik hayatın içerisinde verecekleri en basit kararın bile cesaretli olmalarını gerektirdiği insanları listeledim. Çünkü bazılarımız için yeni bir güne uyanmak, üç yüz askeri kılıçtan geçirmekten çok daha zor.


FİLM


ÇÖZÜLEN DİLLER


Marlon Riggs'in çığır açan belgeseli, siyah gey erkeklerin karşılaştığı homofobi ve ırkçılığı anlatmak için şiir, röportaj, rap ve performansı birlikte kullanıyor. Bu cesur deneme, 80’lerde AIDS krizinin doruğunda siyahi geylerin karşılaştığı önyargıları tasvir ederken, LGBT topluluğunu aktif olarak ötekileştiren bir ülkede siyah eşcinsel bir erkek olmanın devrimci eylemini haykırıyor. Riggs’in kendi deyimiyle, “Bu ulusun cinsel ve ırksal farklılıklar konusundaki acımasız sessizliğini parçalamak” için yapılan “Çözülen Diller”, yayınlanmasından otuz yıl sonra bile her zamanki kadar acil ve hayati olmaya devam ediyor.



GECE, MELEK VE BİZİM ÇOCUKLAR


Atıf Yılmaz’ın, muhtemelen bugün çekilse, gündelik politika nedeniyle soruşturma üzerine soruşturma geçirip “aile” yapısını bozduğu için gözaltına alınacağı filmi “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar” sinemamızın en özgün ve cesur filmlerinden biri. Film, Beyoğlu barlarında çalışan Serap’ın, erkek arkadaşı tarafından başka bir erkekle aldatıldığını öğrenmesi ile beraber değişen hayatını konu ediyor. Tüm görkemi ve tekinsizliğiyle Beyoğlu’nun gerçek bir hikayesi olan film açık kuir temsilinin sinemamızdaki en önemli imzası.



DALGALARA KARŞI


Genç sörf şampiyonu Bethany Hamilton’ın gerçek yaşam deneyimlerine dayanan Soul Surfer, zaman zaman duygusal ve basit sinemasal formülüne rağmen tartışmasız ilham verici bir film. Annasophia Robb, büyük bir sörf yarışmasından kısa bir süre önce köpekbalığı saldırısında kolunu kaybeden Hawaiili genç ve enerjik sörfçü Bethany Hamilton rolünde oldukça ikna edici. Teknik olarak belki hiçbir zaman iyi bir belgesel olarak anılamayacak ancak teknik kusurlarını aşabilenler için film, sörf tutkusuna bir kolu olmadan devam eden Bethany Hamilton’un cesaretiyle ilgili eşsiz bir deneyim vadediyor.



ACI BİR HAYAT HİKAYESİ


Precious, annesi tarafından rutin olarak istismar edilen ve kendisini iki kez hamile bırakan üvey babası tarafından defalarca tecavüze uğrayan, okuma yazma bilmeyen 16 yaşındaki bir gencin hikâyesini anlatıyor. Precious’ın en şaşırtıcı yanı, ekranda gösterilen inanılmaz ve telafisi mümkün olmayan kırgınlığa rağmen filmin hâlâ bir umut duygusu aktarmayı başarması. İstismar, ensest ve ergenlik dönemindeki hamilelik konularını, sert davranmadan ve bu süreçte yersiz bir sosyal söyleme girmeden ele alıyor. Lee Daniels’ın genellikle bu tür hikayelerle ilişkilendirilen manipülatif dezavantajların hiçbirine başvurmadan kurduğu bu hikâye, canlandırıcı olmanın bir yolunu bulan ama acı veren bir drama



KELEBEK VE DALGIÇ


Fransız bir moda dergisinin genel yayın yönetmeni Jean-Dominique Bauby’nin, 43 yaşında yıkıcı bir felç geçirmesinin ardından beyin sapındaki hasar, kilitli

kalma sendromuna neden olur ve yalnızca göz kırparak iletişim kurabilmesine olanak verir. “Dalış zilim daha az baskıcı hale geliyor ve zihnim bir kelebek gibi uçmaya başlıyor” diye yazdığı kitapla aynı adı taşıyan bu film, hayal kurmaktan asla vazgeçmeyenlerin cesur bir hikâyesi.



KÖPEK DİŞİ


Hikâye, artık ergenliğe girmiş üç çocuğu dış etkilerden uzak tutmak için ebeveynleri tarafından duvarlarla çevrili evlerinden dışarıya hiç çıkarılmamalarını anlatıyor. Çocuklar ve buna

bağlı olarak filmin kendisi, sürekli olarak serbest kalma tehdidi oluşturan cinselleştirilmiş gerilim ve tehditle yüklü bir durumda var oluyor. Dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nden “Belirli Bir Bakış Ödülü” ile ayrılan Yunan sinemacı Yorgos Lanthimos’un ikinci uzun metrajlı filmi “Köpek Dişi”, tamamen alternatif bir gerçeklik yaratmasıyla kısmen muamma, kısmen alegori ve hatta kısmen bilimkurgu olarak nitelenebilir. Cesaretin belki de en çok merak etmekle ilgili olduğuna dair ilginç bir keşif hikâyesi.


KİTAP



HERKES TEK BAŞINA ÖLÜR


1940’ların Berlin’inde, Quangel çifti sıradan sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Otto Quangel, fabrikadaki işine gidip gelmekte; Anna Quangel, Nazi Partisi’nin kadın kolundaki çalışmalarına devam etmektedir. Bir gün, cephedeki oğullarının ölüm haberini almalarıyla beyinlerinde bir kıvılcım çakar. Yalnızca iki kişi de olsalar, bu acımasız faşizme meydan okumaları gerektiğini fark ederler. Böylece Gestapo memurlarını, Hitler yanlısı komşularını, aile dostlarını ve daha nice Berlinliyi kapsayan bir kovalamacanın ortasında bulurlar kendilerini. “Herkes Tek Başına Ölür”, insan olmanın ahlaki meselesini sorguluyor. Güç tarafından ezilen herkesin, özgürlüğü ve insan haklarını korumak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini savunuyor. Anna Quangel’in cesur tavrı, okuma deneyimi boyunca kelimenin tam anlamıyla parmak ısırtıyor.



AİLEDE BİR ÖLÜM


Uyulması gereken kurallar, söylenmesi gereken sözler, karşılıklı ödevler, alttan alta akan düşünceler ve ölüm. Matemin en cesur hali. Romanda “bir çılgının anlattığı masal”a benzetilen hayat, tüm karmaşıklığı ve acımasızlığıyla önümüze seriliyor: Yabancı, uzak, kayıtsız ve her türlü anlamlandırmaya açık... James Agee, dışardan bakıldığında sıradan, önemsiz görünen günlük hayattaki bazı eylemlerimizin, zihnimizden geçenlerle,

o anda hissettiklerimizle görünenden çok daha zengin olduğunu gösteriyor. Ölümün her insan üzerindeki etkisini hassas bir şekilde göstererek, yoğun duygularla dolu bir roman yaratmış.



OTUZUNCU YAŞ


Avusturyalı yazar Bachmann’ın öykülerinden derlenen bu kitabı okumak, kendi rahatlığımızdan vazgeçmemizi gerektiriyor. Daima meselenin özüne inerek, kişileri ve olayları geleneksel hikâye anlatımının durduğu sınırın ötesine dek takip eden, imgelerin ve mitlerin dili aracılığıyla insana, aşka, umutsuzluğa dair her şeyi söyleyebilme yetisine ulaşan bu benzersiz yedi öykünün ayırt edici niteliği taşıdığı “enerji”; karakterlerinin ortak noktası da hepsinin “yaşam” denilen korkunç yaralanmadan ötürü ıstırap duymaları. “Otuzuncu Yaş”, yedi öykünün bölünmez bir bütün oluşturduğu bağımsız bir eser.



PEDAL ÇEVİREN KADINLAR


Türkiyeli Rum bir ailenin İstanbul’dan İmroz’a, 50’li

yıllardan 70’li yıllara uzanan hikâyesi. Çoğu mensubu göç ederek aramızdan ayrılan bir cemaatin gündelik hallerini, muhabbetlerini, eğlencelerini, kaygılarını, oyunlarını, tabularını, özlemlerini anlatıyor Rea Stathopulu; yer yer on yaşlarında matrak bir kız çocuğunun günlüklerinden, yer yer yetişkinlerin dünyası içinden. Uluslararası politikadaki en ufak bir çalkantının özel hayatlarda birebir karşılık bulduğu, siyasi süreçlerin insanın mahremiyetine karıştığı bir tarih ve coğrafyanın öyküsü. Yazarın da dediği gibi, “Tanımadığın acı insanın derisini yüzer.”


bottom of page