Güneşe Yakın Uçanlar



Yakın arkadaşları tarafından Lee, tüm dünyada ise Alexander McQueen olarak tanınan “L’enfant terrible”... Modayı birçok yönden yeniden keşfeden hassas bir vizyoner, işlerini karakterinin bir biyografisi gibi tanımlayan, kendi kelimeleriyle “romantik bir şizofren”. Yine kendi ifadesiyle, “Koleksiyonlarım her zaman otobiyografik olmuştur, kendi cinselliğim ve olduğum kişiyle uzlaşmamla ilgili çok şey var. Bu koleksiyonlar da şeytan çıkarmak gibi bir şey. Onlar benim çocukluğumla ilgili; hayat hakkında düşünme şeklim ve hayat hakkında düşünmek için yetiştirilme şeklim.” Doğu Londralı işçi sınıfı bir ailenin en küçük çocuğu olarak vasat bir eğitim alan bu “antientelektüel”in duyguları kışkırtmak ve manipüle etmek gibi doğuştan gelen bir yeteneği vardı. Alexander McQueen; 11 Şubat 2010 günü, annesinin cenazesinin bir gün öncesinde, Mayfair’deki evinde intihar ederek hayatına son verdi.




Kişisel Bir Hikâye

Andrew Wilson’ın kaleme aldığı 2015’de yayımlanan “Alexander McQueen: Blood Beneath the Skin” başlıklı biyografide, bu dehanın Londra’nın yoksul mahallelerinden çıkan gotik hayal gücünü kendini bir moda süperstarına dönüştürmede nasıl kullandığı, yakın arkadaşları ve ailesiyle yapılan röportajlarla anlatılmış. Neden bu kadar karanlık olduğunun üzücü izlerini de çocukluğuyla ilgili arkadaşlarına zaman zaman bahsettiği fakat detayları sakladığı, ablasının eşi tarafından uğradığı cinsel taciz ve şiddet hikayelerinde görmek mümkün. Bu sebeptendir ki ablasını savunmasız ama güçlü, hayatta kalma mücadelesi içinde bir arketip kadın olarak işlerine yansıttı. Koruyup kollamak isteğini, yaptığı kıyafetler ve ördüğü zırhlarla güçlendirdiği bu kadına, belki de gecikmiş bir intikam ya da suçluluk hissiyle aktardı: “Kadın düşmanlığını iyi bilirim, kocasından ölümüne dayak yemiş bir kadın gördüm. Kırılganlıktan ve kadınları naif göstermekten nefret ediyorum. İnsanların benim giydirdiğim kadınlardan korkmalarını istiyorum.” Uzun sürdüğü satır aralarında okunan tacizin sonucunda kızgın, hasarlı, güvensiz ve mutsuz bir adama dönüşen McQueen, içine girmek ve başarılı olmak için savaştığı bir dünyadan kendini yok ederek ayrıldı. Bu kadar kişisel bir hikâyeden besleniyor olması, belki de nihayetinde bu kızgınlığa son verebileceği ihtimali, işlerindeki kusursuzluğun bir yansıması oldu fakat hayatındaki çözülmesi imkânsız gibi görünen düğüm giderek daha da karmaşık bir hal aldı. Son yıllarının üzerine gölge gibi düşen depresyon tanısına rağmen enerjisi yüksek, hayata bağlı bir hedonistti. Hayat ve olum, mutluluk ve mutsuzluk, iyi ve kötü arasındaki salınımda hep “kusursuz”u aradı. Kendi gerçekliğini değiştirebilecek bir yer, bir fikir, bir adam, bir kıyafet, bir uyuşturucu….



Mükemmeli Aramak


Moda eleştirmeni Godfrey Deeny, 2011’de McQueen üzerine bir belgeselde, sahne arkasında tasarımcıya, “koleksiyonun en iyisi olmadığını” düşündüğünü söylediğini hatırlıyor. McQueen’in buna yanıtı ağlamak olmuş. Dazed dergisine verdiği bir röportajda muhabirin “Artık herkesi memnun ediyorsunuz,” yorumuna cevabı ise “Ben hariç herkes”di. Kusursuz olma baskısını hisseden sadece McQueen değildi elbette... John Galliano, Dior’daki görevinden alınmasının ardından verdiği ilk röportajda -ona göre şimdiye kadarki ilk ayık röportajıydı- Vanity Fair’e, “Sonunda ya bir akıl hastanesine ya da mezara girecektim” demişti. Daha sonra Amerikan TV sunucusu Charlie Rose’la yaptığı konuşmada, onu sınıra sürükleyen şeyi açıkladı: “Hayır demekten korktum... Bunu zayıflık göstergesi olarak gördüm. Ve daha fazla başarı kazandıkça sadece evet demeye başladım. Ve daha fazla çalışmaya devam ettim, bu da bana çok zarar verdi.” Galliano, Dior ve kendi markası için yılda 32 koleksiyonun yaratılmasından sorumluydu; çanta ve mücevherden parfüm ve çocuk giyimine kadar her şeyi yönetiyordu. “Kafasındaki sesleri susturmak” için yöneldiği içki ve uyuşturucunun onu “duygusal, ruhsal, fiziksel ve zihinsel olarak iflasa sürüklediğini” söylüyor. Aynı röportajda, McQueen’in ölümüyle ilgili neler hissettiği sorusuna verdiği cevap empati doluydu: “Onu anladım... o yalnızlık, o acı... Bağımlılar olarak mükemmeli arıyoruz. Çıtayı inanılmayacak kadar yükseğe koyuyoruz. Bunu neden yaptığımızı anlamıyoruz ve insanlar ‘Vay canına, bunun üstesinden nasıl geleceksin?’ dediğinde, ‘Bu, sabahları bizi uyandıran şey’ diyoruz.” McQueen hiçbir zaman kokaine duyduğu doyumsuz iştahı gizleme gereği duymadı ama ona uyuşturucu bağımlısı demek de pek doğru değil. Onun asıl bağımlısı olduğu şey, fantezinin cazibesiydi; bir gün bedeninden, anılarından, pişmanlıklarından, geçmişinden kurtulabileceğinin umuduydu. Çocukken yaşadığı Doğu Londra’daki blokların çatısından uçan kuşları izlemek en sevdiği şeydi. Kuşlar o zamandan beri kısa hayatına hep girip çıktı. Hatta yakın arkadaşları da onu öyle tanımladılar; yabani bir kuş gibi gergin, ürkek. “Angels and Demons” koleksiyonunda, Ikarus’tan aldığı ilhamla altın boyaya batırılmış dore tüylerden bir palto görmek o yüzden kimseyi şaşırtmadı. Ikarus, güneşe çok yakın uçtuğu için öldü. McQueen ise güneşe ondan daha da yakındı.