Kadın Yazarların Gözünden Aile Tahayyülleri


Akşamlar Rahatsız Edicidir


Marieke Lucas Rijneveld, Hollandalı genç bir yazar. Üç yaşındayken henüz 12 yaşındaki ağabeyi bir trafik kazası sonucu ölüyor. Küçük kardeş olarak bu olayı unutup hafızasının gerilerine atmak yerine, bu olayın ailesi üzerindeki etkilerini anlatan bir roman yazıyor. İlk romanı olan The Discomfort of Evening, ülkesi Hollanda’da yayınlandığında büyük ses getiriyor. Yılın en çok satan ve konuşulan kitaplarından oluyor. Yazar bu kitabın İngilizce çevirisiyle çok erken yaşında en büyük roman ödüllerinden sayılan International Booker ödülünü alıyor. Romanda, Matthies bir kayak kazası sonucu ölüyor.




O sırada 10 yaşında olan kız kardeşi de bu olayın ailesi üzerindeki yıkıcı etkisinden nasıl kurtulabileceklerinin yollarını düşünüyor. Yatağının altında sakladığı iki kurbağa var, eğer çiftleşirlerse anne ve babasının da tekrar sevişeceklerine ve her şeyin düzeleceğine inanıyor. Bir taraftan da ailesi tarafından kendi hallerine bırakılmış bir biçimde, diğer erkek kardeşi ve kız kardeşiyle giderek vahşileşen oyunlar oynamaya başlıyor. Kahramanın ergenliğe geçiş yaptığı iki yılda geçen roman; aile, kayıplar, ergenliğin iç ve dıştan gelen sorunları ve hayatın büyük seçimleri üzerine genç ve çok parlak bir yazardan zihin açıcı bir kitap.



Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı


Lucia Berlin’in hikâyeleri kendi yaşadığı dönemde pek bilinmiyordu. Ölümünden sonra bir araya getirilen 43 hikayesi, “Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı” adıyla yayınlandı ve Berlin bu kitabıyla dünyanın en değerli öykücülerinden biri olarak anılmaya başlandı. 50’lerin New York’unda geçirdiği bohem günlerden 70’li yıllarda Oakland’da hastabakıcılığa kadar pek çok farklı iş ve hayat tecrübesi yaşamış olan Berlin, üç kere evlenmiş, dört çocuk sahibi olmuş ve alkol sorunlarıyla boğuşmuş bir kadındı. Bu hikâyeler de aslında onun bu çok hareketli hayatından süzdükleri...



Farklı işkollarında çalışan kadınların öykülerinin yer aldığı kitaptaki “Mama” adlı hikâye bir anne ve kızları hakkında. Ölmekte olan kız kardeşinin, alkolik annelerini affetmesi için büyük çaba gösteren kahraman, aslında kendisinin de annesini asla affetmeyeceğini biliyor. Berlin’in hayatının da bir iç dökümü sayılabilecek ve otobiyografik ögelerle beslenen bu hikâyeler, yaşamında hak ettiği değeri görememiş bir kadın yazarın hayatının ve yazısının vasiyeti adeta.



Lojman


Ebru O jen’in romanında, başkarakterler Selma ve Metin, Süphan Dağı’nın eteklerinde, Van Gölü’ne nâzır Erciş Ovası manzaralı bir lojmanda yaşıyor. İki de çocukları var, Görkem ve Murat. Dışarıdan bakınca ideal çekirdek aile tanımına uyacak bir aile belki bu. Ama Ojen hem yarattığı dünya hem de kullandığı dille ve elbette tekinsiz, çetrefil ve iç dünyaları koyu kahramanlarıyla -özellikle de Selma karakteriyle- durumun aslında hiç de öyle olmadığını okuyucuya gösteriyor. Selma, ailesinden ve Metin’den sevgi görmüş, ama bu sevginin sınırları ve tanımlarını sorgulayan; birinin kızı,



annesi ya da karısı olduğu için değil, sadece kendi olduğu için sevilmek isteyen, bu konuyu düşündükçe sevgisizliğe doğru giden bir anne. Metin ile ilişkisinin, yani sevgilerinin ürünü olarak görülebilecek olan çocuklarıyla bile arasında mesafeler, düşünceler var. Çocukları da bunun farkında, hatta onlar da annelerini seviyor denemez, babalarının sevgisi de ailenin bir arada tutulması için gereken harca yetmez oluyor zamanla. Ebru O jen’ın romanı; aile anlayışını, kadının çocuk-anne-birey boyutlarını, beraberlik içindeki yalnızlıkları, sevilmek-sevmek-sevgisiz hissetmenin bağlarını, ülke coğrafyasının ve hayatının soğuk gerçekliği içinde, katmanlı, ürpertici ve keskin bir bakışla anlatıyor.



Abra Kadabra


Delia Hopkins, babası ve kızı Sophie ile birlikte yaşıyor, arama kurtarma ekibinde çalışıyor ve evlenmek üzere olduğu nişanlısıyla huzurlu bir hayat sürüyor. Ancak aniden geçmişine ait ayrıntıları hatırlamaya başlıyor. Annesini, annesinin babasıyla hiç durmadan ettiği kavgaları... Ve giderek aslında annesinin babasının anlattığı gibi ölmediğini, babasının onu annesinden kaçırarak başka bir hikâyenin içine hapsettiğini keşfediyor. Jodi Picoult; kanlı canlı, adeta gerçek hayattan fırlamış kadın kahramanlar yaratmakta mahir, üretken bir yazar.




Abra Kadabra da sorunlu bir anne ve kızının trajik ilişkisinden yola çıkarak aile, anne olmak, pişmanlıklar ve ilişkiler üzerine kafa yoran, akıcı ve kolay okunan bir roman. Meraklıları için not düşelim; April Yayıncılık, önümüzdeki aylarda iki yeni Picoult romanıyla yazarın kitaplarını yayınlayamaya devam edecek.