Kusursuzluğun Kederi: Sinemanın Istıraplı Karakterleri



Kusursuzluğun ne olduğunu anlayabilmek için önce “kusur” olarak ifade edilenin ne olduğunu kavramak gerekiyor. Kusursuzluk olarak önümüze koyduğumuz hedef hareketsiz ve kontrollü bir varış noktası olmasını gerektirirken, bugün erişmeyi umduğumuz mükemmellik algısına vardığımızda orada uzun süre kalamayacağız. Çünkü insan sürekli gelişen bir varlık. Evrimin kendisi kusurlar üzerinden ilerleyen bir bilince sahipken kusurlarımız olmasaydı sahip olduğumuz birçok şeyin varlığı tehlikeye düşmez miydi? Hem de sinemanın kendisi tam da bir kusurun sonucunda doğmuşken... Her film insan bilincinin işleyişine, davranışlarımızı ve eylemlerimizi motive eden itici güce, günlük hayatımızdaki düşüncelerimize ilişkin bir fikir uyandırır. Sinema tarihi bizi “kusursuz” güzelliklerle, yaşamlarla, evlerle, kariyerlerle tanıştırmış olsa da bazı filmler bu yolda çekilen ıstırabı seyircisine göstermeyi tercih ediyor. Kimilerinin kusuru doğuştan, kimilerinin kıskançlık gibi içgüdüsel, kimileri ise manipüle edilmiş bu karakterlerin her biri izleyicisini kendi kusurlarıyla tanışmaya davet ediyor.



Fil Adam


Gerçek bir hikâyeye dayanan “Fil Adam”, Victoria dönemi Londra’sında sirkte yaşayan ve vücudu deforme doğmuş genç bir adam olan John Merrick’in hayatını anlatıyor. David Lynch’in bu ikinci uzun metraj filmi, üzerinden geçen kırk yıla rağmen sinema tarihinin en şefkatli ve hassas filmi olmaya devam ediyor. İnsanların “kusurlar” üzerinden ne kadar gaddar olabileceğine, kendilerine benzemeyen karşısında gösterdikleri alay, küçümseme ve ona karşı sapkın röntgenciliğe girişmelerine rağmen “Fil Adam” tüm yüzeysel engellerin aşılabileceğinin, bedenin ötesinde asıl tedavinin ruhla gerçekleşebileceğinin kusursuz bir örneği.



Beau Travail


“İyi İş (Beau Travail)” bir anlatı filmi değil; daha çok görüntü, renk ve ses hakkında bir film. Claire Denis’in, Herman Melville’in edebiyat tarihinde yazılmış en iyi kısa romanlardan biri olarak kabul edilen “Billy Budd” kitabından uyarladığı bu film, kusursuz vücutlarıyla Afrika’nın ücra bir köşesinde Fransız Yabancı Lejyonu için bir araya gelen farklı etnik kimlikten askerlerin eğitim, nöbet, çamaşır, ütü rutinlerini anlatan bir militarizm taşlaması. Çavuş Galoup’un kıskançlıkla dolu karakterindeki maçoluk ve homoerotizmin sınırlarının bulanıklaştırılmasıyla finalde seyircisini sinemanın en hipnotik dansına davet ediyor.



Primo Amore


Popüler kültürün ve özellikle moda endüstrisinin zayıflığı, kadınsı güzelliğin ideal standardı haline getirmesi yüzünden kadınlar, kendilerini genellikle gerçekçi olmayan bir görünümle kıyaslamak zorunda bırakılıyor. Matteo Garrone’nin yönettiği, İtalyan sinemasının başarılı psikodraması “İlk Aşk (Primo Amore)”, bir kadının sağlığı ve haysiyeti pahasına olsa da bir adamın güzellik algısına uymak için çabalamasını anlatan bu cinsel politikanın kusursuz teşhiri.



Neon Şeytan


On altı yaşındaki genç bir kız mankenlik kariyeri için Los Angeles’a gelir ve şöhretlerini yok edebileceği üç kadın tarafından yenir. Kapitalizm bugün az sayıda insan için son derece kazançlı işliyor ve diğer herkes için giderek daha kötü bir toplum inşa ediyor. “Neon Şeytan” bir moda eleştirisi olarak oldukça sıradan bir okuma sağlasa da karışık türleri uygulamanın yanı sıra, ana karakter Jesse’nin masum bir kızdan narsist bir karaktere evrildiği derin bir dönüşümün de hikayesi. Final sahnesiyle güzelliğe tapınmanın ve ona gerçekten sonsuza kadar sahip olmanın başka türlü mümkün olamayacağı bir şeytani ayinle seyircisinde nefret ve ekrana domates fırlatma isteği uyandırıyor.



Ben, Tonya


Artistik patenci Tonya Harding’in annesinin fiziksel ve sözlü tacizlerine rağmen olimpiyat şampiyonu olma yolundaki hikayesi “Ben, Tonya”, ağırlıklı olarak güvenilmez anlatıcı fikrine dayanan ve sahte röportajlarla desteklenen bir biyografi. Amerikalılar için geleneksel ve zarif bir spor dalı olan patenin kraliçesi olarak, üçlü axeli yere indirmeyi başaran ilk kadın olan Tonya Harding’i canlandıran Margot Robbie her hareketiyle Harding’in yaşadığı hayatın tüm sert köşelerini seyirciye yansıtıyor. Nancy Kerrigan’a yaptığı saldırı sonucunda paten kariyeri sona erene kadar yaşadığı dönemin anlatıldığı film, sporun “kusursuz” insanlarca temsil edilmesi gerektiğine inanan herkesle de ahlaki bir yüzleşmeyi sağlıyor.