Mimari Ve Tasarımda Ortak Bir İnsanlık Bilinci


Tasarım, doğrudan insan psikolojisiyle etkileşimi olan bir olgu. Tasarımla olan ilişkimiz sabah yatak odamızda gözlerimizi açtığımız anda başlıyor; kahve içtiğimiz salonda, çalıştığımız ofiste, egzersiz yaptığımız spor salonunda, akşam gittiğimiz mekanlarda, yani adım attığımız her alanda ve her anda... Farklı dönemlerde dünyada trend olan akımların değişik coğrafyalarda farklı olarak yorumlanması ve bu farklılığın zamanla harmanlandığı bir estetik seçki denebilir tasarıma. Kısa bir dönemi ele alalım: 1970’ler, 1990’lar 2000’ler ve artık 2030 vizyonu... Teknolojiler, akımlar, konutlar, tasarımlar... Peki gelecekte bir konuta girdiğinizde her yerin ekranlarla kaplı olduğu, cihazları açıp kapatmak için sesli komutlar verdiğimiz bir dijital algı mı bekliyor bizi?


Belki de tasarım 100 yıl sonra sadece mühendislik ve teknoloji üzerine bir olgu olacak. Dünyada son dönemlerde yaşadığımız süreçleri düşünelim; küresel ısınma, karbon ayak izi, tüm dünyada giderek daha da betonlaşan şehirler... Kısacası toplumların, nesillerin yaşadıkları dönemlerde vermeleri gereken bir mücadele var. Mimari ve tasarımda bir süredir bunun ilk örneklerini görüyoruz; dönüştürülmüş malzemelerin kullanıldığı ürünler, yapılar, üretim aşamasında karbon ayak izi en düşük üretim tercihleri artık dünyada en yeni trend. İç mekanlarda da daha doğal malzemelerin kullanıldığı, daha uzun süre kullanılacak rafine alanlar tercih ediliyor. Yenilikleri gözümüze sokmayan, form ve malzeme bütünlüğünün ön planda olduğu bu yeni tasarım anlayışını, “teknolojinin zarafetle harmanlanması” olarak özetleyebiliriz.



DEĞİŞEN ALIŞKANLIKLAR


Eskiden tatil anlayışı yazın deniz-kum-güneş, kışın kar sporları iken artık yeşille, doğayla iç içe olmayı hedeflediğimiz tatilleri tercih ediyoruz. Geridönüşüme önem veriyoruz. Tüketirken belki de daha bilinçliyiz; doğaya zarar vermeyen, organik ürünleri almaya gayret ediyoruz. Plastik kullanmıyoruz. Aslına bakılırsa ortak bir insanlık bilincinin gelişmesine tanık oluyoruz. Bu bilinç; içten içe bize doğru olanın ne olduğu hissettiren, yükümlülüklerimizi hatırlatan ve kendi hayatlarımıza, işlerimize yansıtmak zorunda olduğumuz bir sorumluluk yüklüyor bize. LEED sertifikalı binalar gibi sürdürülebilir uygulamaları içeren projelere devletlerin artan desteğinin yanı sıra müşteriler de artık yatırım yapacakları projelerin bu tür beklentilere cevap vermesini istiyor. Kısacası, teknolojinin zarafetle harmanlandığı mekanların yükselişe geçtiği bir döneme giriyoruz. En yüksek değil en yeşil yapıların yarıştığı bir gelecek olması umuduyla...