O anın içinde...



Sahne dostlarımızda... Ve dost dediğimiz anda aklıma gelen en büyük kahraman, Hakaan. Biraz tatlı biraz acı, bize son 10 yılını bu koleksiyonda anlatıyor. Bu hikâyenin başrolünde yer alan Cemre Ebüzziya’yı, Mahizer Aytaş’ın dokunuşuyla, Emre Doğru’nun kadrajından izlerken aklımızda sadece bir düşünce var: Hakaan’ın dostumuz olması, izlemeye doyamadığımız bir tiyatro oyunu...


Bildiğin gibi bu sayımızın teması dostluk. Sen de bu sayıda Hakaan Yıldırım SS21 koleksiyonuna hayat verdin, benim için artık dostluk hikâyesinin kahramanlarından birisin. Dostluk sana ne ifade ediyor? Bir insanın sana arkadaş mı dost mu olduğuna nasıl karar verirsin?

Teşekkür ederim. Hayatımdaki arkadaşlarımın çok azına dostum diyebilirim; yıllar süren arkadaşlığımız boyunca paylaştıklarımız bizi dost yaptı. Aslında arkadaş ya da dost diye bir ayrım yapmam; bazılarıyla daha çok yaşanmışlığımız oldu, bazılarıysa yeni yeni oluşuyor. Dostluk, genellikle bilinçli bir karardan çok hayatın bizi bir araya getirmesi sonucunda oluşuyor. Dostlarım iyi ki var hayatımda... Onlar hayatımın en önemli ve değerli parçası. Halamın duvarında asılı olan ve çok sevdiğim bir söz var: “Arkadaşlarıma, dostlarıma kapım her zaman açık, aile ise randevu ile...” Tabii ki aile de dostlar kadar değerli ama bu sözün anlamını zaman içinde daha iyi kavradım diyebilirim. Dostluk biraz da aidiyetle ilgili sanırım. Aidiyet hayatının neresinde duruyor?

Kendimle baş başa kaldığım bu dönemde aidiyetin farklı bir yönüyle tanıştığımı düşünüyorum; eve, öze dönüş hissi... Kendime ait olmak istediğim bir dönemdeyim. Düşüncelerimin, zamanımın, bedenimin, duygularımın tamamen bana ait olması için uğraşıyorum. Evde, kendi içimde olmanın yarattığı denge, kendi kendime yetebilme ve kendimi sevme hissi; hayatla beraber, iç içe, akış içinde olmak bana paha biçilmez bir keyif ve huzur veriyor.


Müthiş bir zekâya sahip olduğunu biliyorum. Peki, duygusal zekân nasıl sence? Bu konuda kendini nasıl buluyorsun?

Çok kibarsın, teşekkür ederim. Zekâmın daha da gelişebileceği kanaatindeyim; henüz önümde her anlamda uzun bir yol var. Deneyim, merak, araştırma ve özümsemeyle daha ileri gidebileceğimi umuyorum.

Kendi başına buyruk musundur yoksa söylenenlerden etkilenip geri adım attığın olur mu?

Biraz ikisi de galiba, duruma göre değişiyor. Son zamanlarda karşıt uçlarda olmak yerine biraz daha olgun, sakin, yumuşak ve açık bir tavır edinmeye çalışıyorum.

Senin jenerasyonuna baktığımda fiziğinle ve duruşunla diğerlerinden ayrı bir yerde duruyorsun. Bunun senin için avantaj olduğunu düşünüyor musun?

Ayrı bir yerde durduğumu düşünmüyorum. Beni heyecanlandıran, kalbimin çarpmasını sağlayan ve her anlamda inandığım projelerin içinde olmak ve kendimi geliştirmek istiyorum. İnsanın sahip olduğu deneyimler, yaptığı seçimler avantaj oluşturabiliyor; yeter ki çizdiğim rotada kaybolmak yerine daha çalışkan, alçak gönüllü ve huzurlu bir tavırla ilerlemeye devam edeyim. Oyunculuktaki hedefim, kendimi sınamak ve o anın içinde olma hissini yakalamak... Pek de sonu olmayan bir süreç aslında... Ne mutlu bana!


Benim görmeyi çok istediğim şeylerden biri de Türkiye’deki oyuncuların stil sahibi olmaları... Sen bu konuda kendini nasıl buluyorsun? Tarzını anlatmanı istesem veya hangi tarzlar seni kendine çekiyor diye sorsam?

Oyunculuğun stil ve tarzla alakalı olduğunu düşünmüyorum. Ülkemizde gerçekten müthiş oyuncular var ve bence en önemlisi bu. Beğendiğim stil sahibi kadınların ve oyuncuların (Diana Vreeland, Tina Chow, Rei Kawakubo, Diana Ross, Lauren Bacall, Katharine Hepburn ve Bianca Jagger’ı sayabilirim) stillerinin önüne geçen müthiş bir “aura”ları ve kişilikleri var. Bence bu kadar güçlü stilleri olması da bundan kaynaklanıyor. Kıyafet onları değil, varoluş, düşünce, tavır ve karakterleriyle onlar kıyafetleri taşıyor ve parlatıyor.





FOTOĞRAF : EMRE DOĞRU

STYLING: MAHİZER AYTAŞ

SAÇ : ALİ YILANCI

MAKYAJ : ECE BİRSEN

STYLING ASİSTANI : MUHAMMET BOZKURT

SAÇ ASİSTANI : HÜSEYİN ALTUN

MAKYAJ ASİSTANI : SEZEN CAN

DASDAS’IN EVSAHİPLİĞİNDE