Pınar Sabancı & Eda Güngör Bir Kış Gecesi Rüyası


Elbise: MOFC, Gloves: Elif Domaniç


Ünlü tasarımcı Eda Güngör’ün vizyonu bu kez ilham perisi Pınar Sabancı’nın bedeninde hayat buldu. Mükemmel olma arayışının kapanına kısılmayan Güngör ve Sabancı, hayatta kusurların mutlaka bir anlamı olduğuna inanıyor.


Ceket, etek: MOFC, Ayakkabı: N21, Vakko Eldiven: Elif Domaniç, Küpe: Ninon Çorap: Penti


PINAR SABANCI: “KUSUR KABUL ETTİĞİMİZ ŞEYLER OLMASAYDI BİZ DE VAR OLMAZDIK.”


Psikoloji eğitimi aldınız. İnsan zihninin işleyişi ve bilinçaltı konusunda uzmansınız. Sizce insan hep kusursuzu arayan bir varlık mıdır? Ona eriştiğinde tatmin olur mu yoksa kendine yeni arayışlar, yeni mücadeleler mi yaratır?


Mükemmel olma arayışının ardında özgüven eksikliği, kabul edilme ve sevilme ihtiyacı, hata yapma konusunda duyulan kaygı, travmalar, ebeveyn beklentileri, kişisel ve sosyokültürel faktörler gibi birçok sebep yatıyor. Ancak kusursuz olursak saygı görüp sevilebileceğimizi, kabul edileceğimizi düşünüyoruz ama bu olgu, atın önünde sallanan havuç gibi, erişemeyeceğimiz bir hedef olarak bizi mutsuzluğa mahkûm ediyor. Spesifik bir alanda tabii ki en iyi olabiliriz ama insan doğası gereği çok yönlü bir canlı ve her alanda tümüyle mükemmel olmak mümkün değil. Kusursuz olma çabasındaki kişiler kendini acımasızca yargılıyor, “Daha çok, daha iyi” girdabında boğulurken hiçbir başarıdan tatmin olmuyor, zaferlerini küçümsüyorlar. Yeni arayışlar, tamamlanması gereken şart ve koşullar hiç bitmiyor. Hayatı hem kendilerine hem çevrelerindekilere oldukça zorlaştırıyorlar. Araştırmalara göre bu kişilerde daha yüksek oranda depresyon ve anksiyete görüldüğü gözlemlenmiş. Yani mükemmeliyetçilik ve psikopatoloji arasında pozitif bir bağlantı bulunuyor. Halbuki zihnimizdeki o katı, yargılayıcı sesi fark edip kendimize şefkat ve anlayış göstermeye başladığımız zaman gelişime daha açık oluyoruz. Aksi takdirde sürekli erişilemez bir standart peşinde koşarken hayatın kendisini kaçırıyoruz.


Elbise, çizme: MOFC, Şapka: Stetson, Eldiven: Elif Domaniç


Pek çok yazar ve düşünür kusursuzluk arayışının boşuna bir çaba olduğunu söylüyor. Gandi’nin “Kusurlarım ve başarısızlıklarım, başarılarım ve yeteneklerim kadar Tanrı’nın bir lütfudur” sözüne katılıyor musunuz? Bir psikolog olarak kusursuzluğa bakışınız nedir?


Evet, Gandi’nin düşüncelerine katılıyorum. Hem zaten “mükemmel” olmak çok sıkıcı olmaz mıydı? Kusurlarımla başarısızlıklarım, onlara verdiğim tepki ve aldığım dersler ile ben ve yolculuğum tek, biricik. İnanın her şey kusursuz olsa, her an her konuda başarılı olsak, daha mutlu insanlar olmazdık. Hedonik adaptasyon ile bir süre sonra aynı mutluluk seviyesine döndüğümüz için, daha çok şey ister, daha az tatmin olmaya başlardık. Evrende bizim yarattığımız ulaşılmaz standartlara göre “mükemmel” diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Kusur kabul ettiğimiz şeyler olmasaydı biz de var olmazdık. Doğaya bakın, her şey nasıl bir düzen içinde. Sanki bir yapbozun parçaları gibi, bir canlının boşluğunu bir diğerinin fazlalığı tamamlıyor. Hiçbir şey kendi içinde tam değil ama o haliyle bir o kadar da kusursuz aslında. Her şey bir araya gelince muazzam bir harmoni çıkıyor ortaya. Etrafınızda sevdiğiniz insanlara bakın. Onları tüm “kusur”larına rağmen o kadar seviyoruz ki… İş kendimize gelince zorlaşıyor, çok acımasız olabiliyoruz. Katı yargılarımız var. İşte zihnimizdeki bu yargılayıcı sesi gerçekliğimiz kabul ettiğimizde; kendimizi düzeltmek, iyileştirmek için mükemmelin peşinde koşuyoruz. Halbuki sevilmek veya kabul edilmek için buna ihtiyacımız yok.


Aldığınız eğitimleri başkalarına destek olmak için kullanıyorsunuz. Peki, bu eğitimleri kendi yaşamınıza nasıl entegre ediyorsunuz? Hayatın her alanına uyguladığınız vazgeçilmez bir felsefeniz var mı?


Çoğu zaman bize ait sandığımız düşünceler, aslında bizim değil. Yaşadığımız toplum, büyürken etrafımızda konuşulanlar, gözlemlediklerimiz ve bize öğretilenler, davranış ve düşüncelerimizi büyük oranda belirliyor. Kendimizi analiz etmeyi öğrenip, kafamızdaki düşüncelerin mutlak gerçeklik olmadığını kavrayamazsak; bize dikte edilen doğrularla, sorgulamadan, özümüzde kim olduğumuzu kavrayamadan, diğerlerinin beklentilerine göre yaşayarak koca bir ömrü geçirebiliyoruz. Kişinin, kendini ve insanlığı tanıması, zihnin işleyişini anlaması çok mühim. Bu anlamda psikoloji alanındaki eğitimlerim ve sorgulamalarım bana bir uyanış sağladı. Öze inme, analiz etme ve farkına varma yetisi kazandırdı. Çoğu zaman, otomatik pilotta, önceden kodlanmış düşüncelerimize göre yaşadığımızı fark ettirdi. Özellikle alandaki deneyimim, Lape Hastanesi’nde geçen aylar, yargılarımdan sıyrılmayı öğretti ve daha üst boyutta empati kurmamı sağladı. Her sabah güne meditasyonla başlarım. Teorik olarak ne kadar bilgi edinirseniz edinin, farkındalık kasını geliştirmek için aktif olarak farkındalık pratikleri yapmak şart. Anda kalabilmek için zihninizi bu yönde eğitmeniz gerek. Bu da ancak pratik ile mümkün oluyor. Meditasyon ve nefes egzersizleri, farkındalıkla yaşamın kapısını aralayan en önemli anahtar. Özünde bize ait olmayan düşünceler ve onların yarattığı duyguların esiri olmamak için farkındalık sahibi olmak gerekiyor. Vazgeçilmez yaşam felsefemi ise Thich Nhat Hanh’ın sözleriyle özetleyebilirim: “Vazgeçmek bize özgürlük verir ve mutluluğun tek koşulu özgürlüktür. Eğer kalbimizde, herhangi bir şeye tutunursak, özgür olamayız.”


Kusursuzluğa bir kadın olarak bakışınızı da merak ediyoruz. Güzellik algısının gittikçe yüzeyselleştiği günümüzde bir insanın bedeniyle barışık olmasının sırrı sizce nedir?


Evrimsel psikolojiye göre, beğenilerimiz, üreme içgüdümüzle de ilintili. Doğurganlık çağrıştıran fiziksel özellikler içgüdüsel olarak bizlere çekici geliyor. Medyada da belli bir görüntü epey pazarlanıyor haliyle. Bu da bizim estetik algımızı büyük oranda etkiliyor. Bu anlamda beden olumlama hareketini değerli buluyorum. Kusur kabul ettiğimiz şeyleri saklama eğilimindeyiz. Bunların paylaşılıyor olması, görünür hale gelmesi çok güzel ama olumlu şekilde de olsa bu kadar fiziksel görüntü vurgusu yapılması da bir takım negatif etkiler yaratabiliyor. Bedenimizle barışık olmanın yolunun beden nötrlüğünden geçtiğini düşünüyorum. Ulaşılamaz beden standartlarının bu kadar odak noktası yapıldığı bir dünyada dış görünüşümüz hakkında her zaman pozitif duygular beslemek hiçbirimiz için kolay değil. Bedenimizin nasıl göründüğünden ziyade bizler için neler yapabildiğine odaklanıp, onu benliğimizin merkezine koymadan yaşayabilmek, uzun vadede bedenimizle sağlıklı bir ilişki kurabilmenin tek yolu.


Elbise: MOFC, Ayakkabı: Valentino, Beymen Eldiven: Elif Domaniç, Çorap: Penti


Kendinizi “mükemmeliyetçi” olarak tanımlar mısınız? Özel hayatınızda ve iş yaşamınızda mükemmellik sizin için ne kadar önemli?


Ben okulların, eğitim ve derecelerin ön planda olduğu, başarı odaklı bir ailede büyüdüm. Bunun zihnim üzerindeki kontrolünün farkına vardığımda, üzerimdeki gücü de azaldı. Ve büyüdükçe başarının bunlardan ziyade üretirken mutlu ve tatmin olduğun bir hayat yaşamak ve bunu yaparken de nezaketle, şefkatle bu yeryüzünden geçebilmek olduğunu anladım. Kendime karşı artık çok daha şefkatli ve anlayışlıyım. Tabii ki ara ara mükemmeliyetçi tarafım ortaya çıkıyor ve yargılarken buluyorum kendimi ama bence farkındalık birçok şeyin anahtarı. Bu sesi ciddiye almamayı öğrendim. Benim için bir şeyi mükemmel yapmak değil, elimden gelenin en iyisini yapmak önemli.


Oldukça yoğun bir tempoda yaşıyorsunuz. Bu süreçte dengenizi korumak için neler yapıyorsunuz? Size huzur veren en önemli şeyler nelerdir?


Ruhuma iyi gelen şeylere mutlaka zaman ayırıyorum. Hayat yoğunlaşmaya başladığında, alan açmak için genelde ilk vazgeçtiğimiz şeyler, bizi besleyen, keyif veren aktiviteler oluyor. Sonunda bir bakmışız, hayatımız koca bir “yapılacaklar listesi”ne dönmüş, elimizde kalem maddelerin üzerini çizmekten başka bir şey yapamaz hale gelmişiz. Nefes alacak alan kalmamış ve bir noktada tükenmeye başlamışız. Sabah güne sakin başlamak bana iyi geliyor mesela. Bunun için mutlaka erken kalkıp kendimle baş başa vakit geçiriyorum. Meditasyon yapıyorum, düşüncelerimi, hayallerimi yazıyorum. Sıcak bir kahve koyup sakin bir müzik eşliğinde biraz kitap okuyorum. Köpeklerimle ormanda yürüyüşe çıkmak ve çocuklar uykuya dalarken yanlarına uzanmak da en kaotik günlerde bile beni rahatlatıyor. Gün içinde de zor bir anın içindeysem kendimi dinlerim. “Neye üzüldüm şimdi, zihnim bana ne söylüyor ve söyledikleri gerçekten doğru mu”, “Şu an neye ihtiyacım var, kendime nasıl yardım edebilirim” diye soruyorum. Kendimize şefkat göstermek, başkalarına göstermekten çok daha zor. Kendime de yakın bir arkadaşıma gösterdiğim sevgi ve anlayışı göstermeye çalışıyorum.


Şık stilinizle dikkat çekiyorsunuz. Kişisel tarzınızı nasıl tanımlarsınız?


Genel olarak içinde rahat hissettiğim düz, sade kıyafetler giyiyorum. Zamansız parçalar alıp uzun yıllar tekrar tekrar giymeyi seviyorum. Hiçbir zaman modaya düşkün olmadım, hızla değişen akımları takip etmiyorum. Dolayısıyla günlük hayatımda giyim için pek zaman harcadığım söylenemez. Genelde sabah elime ilk ne gelirse onu çekip giyerim. Özel günlerde de Eda gibi, yerli ve özgün modacılarımızdan ve duruşunu beğendiğim, etik değerleri olan markalardan giyinmeyi tercih ediyorum.


Elbise: MOFC


EDA GÜNGÖR: “SANATSAL BİR YARATICILIKTAN BESLENEN GİYİLEBİLİR TASARIMLAR YAPMAYI TERCİH EDİYORUM. ”


2009’da kurduğunuz Museum of Fine Clothing’de çağdaş tasarımları özel işçilikle birleştiriyorsunuz. Tasarım felsefenizden bahseder misiniz?


Tasarım felsefem dünyaya bakış anlayışımla çok paralel aslında. Karmaşayı sevmeyen, net, fikri olan, iyi ve konforlu şeyleri seçen ve seven biriyim. Museum of Fine Clothing, ismiyle tasarımlarıma ilham oluyor. Zamanın ötesinde tasarımlar yaptığımı hissettiriyor bana. Her zaman giyilmeye değer, iyi giysiler yapmayı amaçlıyorum. Tasarımın gücüyle birlikte, yüksek dikiş tekniklerine, kumaş kalitesine ve kalıpta kusursuzluğa çok önem veriyorum. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde iyi bir tasarım ortaya çıkıyor.


Tasarımlarınız sofistike olduğu kadar da zarif... Bu dengeyi tutturmayı nasıl başarıyorsunuz?


İyi bir tasarım yapmak için öncelikle insan bedenini çok iyi bilmek gerekiyor. Ben kadını güzel göstermeyi seven bir tasarımcıyım. Tasarımlarıma mutlaka bir fikir saklarım ve içerdiği düşünceyi detaylarla anlatmaya çalışırım. 1990’larda başlayan kavramsal moda anlayışı günümüzde daha güçlü etkisini devam ettirse de ben giysinin bedenden bağımsız olmasını seven, hacimleri deforme eden biri değilim.

Yaptığım giyim nesnesinin özgünlüğünü, neye hizmet ettiğini, sanatsal bir yaratıcılığının olmasını önemsiyorum. Bu bakış açısı tasarlarken dengemi bulmamı kolaylaştırıyor.



Takım, fular: MOFC, Ayakkabı: Prada, Gözlük: Ray-Ban, Sandalye: House of Junk


Tasarımlarınızın her biri farklı bir hikâye anlatıyor ve onları giyen her kadın farklı bir maceraya hazır görünüyor. Nasıl bir kadın için tasarlıyorsunuz? Nereye gidiyor, hayata nasıl bakıyor?


Her tasarımın bir varlığı, bir amacı ve fikri var. Sadece bir tekstil nesnesi değiller. Sanat için de tasarlayan biri değilim. Sanatsal bir yaratıcılıktan beslenen giyilebilir tasarımlar yapmayı tercih ediyorum. Dolayısıyla etkilendiğim her şey tasarımlarıma fikir olabiliyor. Benim tasarımlarımı giyen çok farklı kadınlar var. Ben bu çeşitliliğin özünde rafine, özgün ve kaliteli bir giyim ihtiyacının tercih sebebi olduğunu düşünüyorum. Estetik anlayışı yüksek, dünyayı bilen, özgün kadınları giydirmekten çok keyif alıyorum. Tasarımımı, doğru aksesuarlar, doğru saç ve makyaj ile birleştirebilen kişiler beni daha güzel temsil ediyor.


Haute couture ve pret-a-couture tasarımlar yapıyorsunuz. Tasarım yaklaşımınızı avangart mı yoksa daha klasik olarak mı tanımlarsınız?


Kişiye özel tasarım yaparken prensipler daha farklı oluyor. Çünkü iki kişinin hikayesi var bu süreçte... Biri tasarımcının tasarım DNA’sı ve kabiliyeti diğeri de karşınızdaki kişinin ihtiyacı, beden ve kişilik özellikleri. Birlikte bir yaratım süreci var. Koleksiyon hazırlarken durum oldukça farklı. Tek bir hikayeniz var. Ve bu hikâyeyi istediğiniz renklerle, biçimlerle ve tekniklerle anlatabiliyorsunuz. Klasik ya da avangart olarak sınırlandıramayacağım yenilikçi ve özgün bir tasarım anlayışım olduğunu söyleyebilirim. Hikayesine göre hacimleri, teknikleri araştıran deneysel bir tasarımcıyım.


Sizce kusursuz tasarım mümkün müdür? Yoksa kusurları da tasarım sürecinin bir parçası olarak görenlerden misiniz? Yaratım sürecinde sizin kusursuzluk kriterleriniz nelerdir?


Kusurların da bir anlamı olduğuna inanan biriyim. Estetik bakış açısının ve bilgisinin de kişiye göre çok değişiklik gösterdiğini düşünerek kusursuzluğu en iyi olabilme hali olarak algılıyorum. Giysi tasarımında kusursuzluk, bir nesnenin en iyi dikiş teknikleri ile dikilmesi ve biçimsel özelliklerinin üstün bir fikirle birleşmesi bana göre.


Tasarımda kusursuzluk denilince aklınıza ilk gelen isimler ya da markalar hangileri?


Alexander McQueen ve Schiaparelli, Dior ve Valentino kusursuzluk tanımına en yakın yüksek moda markaları benim için.


İlham periniz Pınar Sabancı’yla bu projede nasıl bir araya geldiniz?


Pınar Sabancı ile bu projede birleşmemizin sebebi ortak bir anlayış birliği. Kendisi, tavır, ruh ve görünümüyle çok beğendiğim bir kadın. O da benim tasarımlarımı giyen, beni takip eden ve beğenen biri olarak bu projeyle buluştuk, fikirlerimizi dünyamızı paylaştık. Anılarımda çok güzel bir yeri olacak.



Elbise, fular: MOFC, Eldiven: Elif Domaniç