Sanatta Ustaların İlham Veren Buluşmaları

Sanatta efsane dönemler vardır; bütün o unutulmaz ressamlar, yazarlar ve şairler sanki o yılları beklemiştir ortaya çıkmak için. Türkiye için 1960’lı yıllar da işte bu efsane dönemlerden. Çağdaş sanata damgasını vuran neredeyse bütün usta isimler o yıllarda üretmeye başladılar. Peki neydi o dönemi özel ve ayrıcalıklı kılan?


Geçenlerde Maçka Sanat Galerisi’nin kurucusu Rabia Çapa ile sohbet ederken geçmiş günlerden konu açıldı. Maçka’daki bir apartmanın bodrum katında 40 yıl boyunca Türk sanatına hizmet vermiş bu galeri; Can Yücel, Necati Cumalı, Aziz Nesin, Edip Cansever, Füreya Koral, Yaşar Kemal, Ara Güler, İlhan Selçuk gibi dönemin entelektüellerinin de uğrak yeriydi. Rabia Hanım kendi yaptığı votkayı ikram ettiği için “votka saatleri” adını koyduğu galerideki bu buluşmaları anlatırken, küçük bir çocuğun büyülü bir masala ziyareti gibi gündüz düşüne daldım. Bu yuvarlak masa sohbetlerinde Can Yücel cebinden çıkardığı buruşuk kâğıttan yeni yazdığı şiiri okurken, galeriye gelen ziyaretçiler bu efsane masayı görünce sessizce resimlere bakar, bir yandan da heyecanla onlara kulak verirlermiş. O masadaki yoğun duygu, dışavurum, sahicilik ve kültür alışverişi, kendi hayatının şiirini yazan bu sanatçıların nefes kadar ihtiyaç duyduğu besin kaynaklarıydı.Edebiyat ve resim arasındaki bu ilişki beni hep etkilemiştir. Tezer Özlü “neden edebiyat?” sorusunu, “yeryüzüne dayanabilmek için” diye cevaplamış. Ben de kendimi bildim bileli hayatı kitaplar yoluyla anlamaya çalıştım. Kelimelerin sınırlı kaldığı anlarda ise resim girdi hayatıma. Bir eserin, tek bir cümle bile kullanmadan her şeyi nasıl anlatabildiğini şaşkınlıkla fark ettim. Kimi zaman hiçbir şey anlamadan uzun saatler boyunca eserlere baktım. Bende yarattığı duyguları algılamaya çalıştım. Anladım ki eserleri unutulmaz kılan içindeki şiirsellikti. Ne zamandır büyükannemizin ördüğü dantelle üstünü örttük şiirin.


Başlıktaki soruma dönersek, o dönemi ayrıcalıklı kılan en önemli unsur, kuşkusuz şiirin hep ön planda olduğu bu yuvarlak masa sohbetlerinin etkisiydi. Bugün galerilerde şairlerin, yazarların, ressamların düzenli olarak buluşup sohbet ettiklerine pek tanık olmuyoruz. Böyle bakınca sanatın bütün dallarını büyük bir zincirin birbirini besleyen ve büyüten halkalarına benzetiyorum. Bir halkası zayıf kaldığında zincirin gücü azalıyor.Bu iç içe geçen halkaları düşününce, hangi kitapların hangi resimlere ilham kaynağı olduğunu, hangi müziğin veya şiirin bir ressamın tuvalinde hayat bulduğunu, hangi romanın bir sinemacıya ilham verdiğini merak ediyorum. Örneğin Platon’un yazdığı “Sokrates’in Savunması” adlı kitap, ressam Jacques-Louis David’e ilham verdi ve David, dünyanın en bilinen resimlerinden birine imza attı. Hemingway’in “Aydınlık ve Temiz Bir Yer” adlı öyküsü, Edward Hopper’ın 1942’de yaptığı “Nighthawks” (Gece Kuşları) adlı dünyaca ünlü tablosunun ilham kaynağı oldu. Usta besteci Rahmaninov, İsviçreli ressam Arnold Böcklin’in “Isle of The Dead” (Ölüler Adası) adlı eserinden etkilenerek aynı isimde senfonik bir şiir yazdı.


Nuri Bilge Ceylan filmlerinde, Çehov’un insan ruhunu bütün katmanlarıyla anlatan öykülerinden esinlendiğini hep anlatır. Ceylan, kendisiyle ilgili yaptığım belgeselde tüm filmlerini, kardeş ruhlarına gönderdiği mektuplar olarak nitelemişti. Sarkis, “Çaylak Sokak” adlı Türk sanat tarihine damga vuran sergisindeki heykellerin kaidesini, Tarkovski’nin “Nostalghia” adlı film müziğinin bantlarıyla oluşturdu. Sarkis demişken onun kavramsal işlerindeki şiirselliği çok seviyorum. Onun işlerinde esin kaynakları Edvard Munch’dan Grunewald’e, Parajanov’dan Mimar Sinan’a kadar geniş bir zamanı kapsıyor. Genç sanatçılardan çok beğendiğim Civan Aydın’ın portreleri ise Yalın Alpay’ın deyimiyle “Dostoyevski karakterleri gibi derinlikli”. Civan Aydın, “Mendilimde Kan Sesleri” adlı çarpıcı eserini Edip Cansever’in şiirinden ilham alarak yaptı. Bu liste uzayıp gider. Eskisi olmayanın yenisi olmaz derdi, anneannem. Kültür en uzak zamanlardan gelir değişe dönüşe. Sanattaki ustalık da sanıldığı gibi bir sanatçının tek başına oluşturduğu bir nitelik değil. Yüzyıllar boyunca bu alanda sürdürülen çabaların ve eserlerin sonucu. Bu yönden, gerçek bir sanatçı kendinden önceki zamanda yaşayan sanatçıları ve sanatın her alanında verilmiş ürünleri de özümser.


Woody Allen da şimdiki zamandan hoşnutsuz olmalı ki “Midnight in Paris” filmiyle hepimizi Paris’in 20. yüzyıldaki kültür sanat dünyasına götürmüştü. Film bir Amerikalının yoldan geçen araca çağırılıp binmesiyle dünya sanat tarihinin önemli yazarlarının ve ressamlarının yaşadığı zamana yolculuğunu konu alıyordu. Biz de film boyunca kahramanımızla birlikte Toulouse Lautrec, Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Josephine Baker, Ernest Hemingway, Pablo Picasso, Henri Matisse gibi görsel sanat ve edebiyat dünyasının benzersiz karakterlerinin buluşmalarına eşlik etmiştik.


Günümüzde galeriler her ne kadar bu buluşmalardan mahrum kalsa da güzel haber şu ki, 2016 yılında kapanan Maçka Sanat Galerisi; Ömer Uluç, Komet, Mehmet Güleryüz, Kuzgun Acar, Sarkis gibi çağdaş Türkiye sanatının kurucularıyla başladığı yolculuğuna, Didem Çapa’nın yönetiminde devam edecek. Kim bilir belki de bu sayede sanatın en çok ihtiyacı olan şiir ve dostluklar

da tekrar düzenli olarak bir araya gelir. Ya da gittikçe bireyselleştiğimiz bu dönemde Gülten Akın’ın dediği gibi mi olur; “Ah, kimselerin vakti yok, Durup ince şeyleri anlamaya”