top of page

Sinemada Kızgın Ruhlar, Kırgın Çocuklar.



Ruhlarımızı ele geçiren karanlık zamanlarda, bazı şeyleri çok daha fazla özlüyoruz. Bireyselleşme konusunda savaş verdiğimiz, tam da aidiyet duygusunun pekişmesi gereken yaşlarda kafamız daha da karışıyor, yalnızlaşıyoruz. Peki, böyle bir dünyada büyüyüp de iyi kalmak mümkün mü? Evet mümkün. Çünkü hiçbir birey bir başkasının yaşamını üstlenemez. Bu yüzden kendimiz gibi insanlar bulup dağılmamak için kabuklaşıyoruz. Alfred Adler, “İnsanı Tanıma Sanatı”nda, “Dayanışma ve toplumsallık duygusu bir daha sökülüp atılmayacak gibi çocuğun ruhsal toprağına kök salar ve insanı ancak hastalık sonucu ruhsal yaşamın alabildiğine tehlikeli yozlaşma durumlarında terk eder.” diyor. En büyük dayanışmanın yalnız ve ümitsiz insanlar arasında gerçekleşebileceğini gösteren; odağına çocukluğu, ilk gençliği, kökleri alan, izlediğim anlarda beni sarıp sarmalayan bu filmler de çatışmalardan doğan dayanışmanın, “kendi olabilme” hikayelerinin en iyi örneklerinden.


MINARI

Lee Isaac Chung, Kaliforniya’dan Arkansas’a taşınan Koreli bir aileyi anlatan duygusal destanı Minari’de sadelikten ödün vermeyerek bir çocuğun bakış açısına odaklanıyor. 1980’lerde geçen bu yarı otobiyografik öyküde Chung, asimilasyonun çelişkilerini ve muammalarını ortaya çıkarmanın bir yolu olarak David adındaki bu çocuğun bakış açısını takip ediyor. Yeni taşındıkları evde büyükannelerinin de yanlarına gelmesiyle hastalığı için iyileşme umudu beliren David’in gözünden bir “çocuksu mucize” takip ederken; aynı zamanda Amerika topraklarında Kore’den gelen minari bitkisinin yetişip yetişmeyeceğini merakla izletiyor. Dünya prömiyerini Sundance Film Festivali’nde gerçekleştiren film ayrıntılar açısından mükemmel ve samimi performanslarla beraber kökler, aile olmak, kültürel değerler ve dayanışmayla üretmek üzerine muhteşem bir öykü.



KEFERNAHUM / PEKİ ŞİMDİ NEREYE ?


Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki, insanların en büyük çaresizlik anlarında bile sahip oldukları cesareti göstermek konusunda çok yetenekli. 2008 yapımı ilk filmi “Caramel”, kadınların hayat ve arkadaşlık sırları hakkında sıcak bir film. Ancak anne babasına, yargıca söylediği kelimelerle “bana hayat verdikleri için” dava açan Lübnanlı bir çocuk hakkındaki acı verici derecede dürüst dramı “Capernaum” yürek burkan ve şiirsel bir hikâye. Hem çocuklara karşı acımasız bir dünyanın tezi, hem de dirence ve dayanıklılığa bir övgü. Labaki, sinema tarihinin en unutulmaz çocuk karakterlerinden biri olan 12 yaşındaki Zain’in gözünden biz yetişkinlerden çocuklara ne borçlu olduğumuzu düşünmemizi istiyor. Hem de yalnızca kendi çocuklarımıza değil, tüm dünya çocuklarına. İkinci filmi “Where Do We Go Now”da ise dini çekişmelerin bile teolojiden değil, büyük ölçüde testosterondan beslendiğine vurgu yapan, yer yer mizah unsurlarının parlattığı naif bir anlatı geliştiriyor. Lübnan’ın ıssız bir köyünde birlikte yaşayan Müslüman ve Hristiyanların televizyondan duyduklarıyla birbirlerine düşman olmalarının ardından kadınların, erkekler arasında barışı sağlamak için işbirliği yapmalarını anlatan film, inanç farklılıklarına rağmen beraber yaşamanın, dayanışmanın ve üretmenin önemine dair güçlü bir mesaj barındırıyor.



THE FLORIDA PROJECT


“The Florida Project”, yirmili yaşlarının başında olan bir anne ve 6 yaşındaki kızı Moonee’ye odaklanıyor. İkisi, Orlando’da Disney World yakınlarında lavanta rengindeki motelde tek bir odada birlikte yaşıyor. Ergenlik öncesi kaprisler, krizler ve pastel duvarlarla yönetmen Sean Baker, varlıklı turistlerin yanı başındaki bir motelde yaşayan yoksul ailelerin tehlikeli günlük yaşamlarına odaklanıyor. Fantezi ve gündelik hayatın iç içe geçtiği filmde karakterlerin yaşamlarını nasıl yaratıcı bir şekle soktuklarını anlatırken, bir yandan da çocukluğa dair çarpıcı şeyler gösteriyor. Çünkü çocuk olmak, bir tür alternatif gerçeklikte var olmak, yetişkinleri meşgul eden her şeyin kıyısından dolanmaktır.



ONUR / PRIDE


1984 yılında gerçekleşen onur yürüyüşünün ardından bir grup arkadaş, İngiltere başbakanı Margaret Thatcher’ın kömüre karşı yürüttüğü sert politikaların sonucunda greve giden madencilerin mücadelesiyle eşcinsel hakları için vermekte oldukları mücadelenin çok da farklı olmadığını fark eder. Gayler ve Lezbiyenler Madencileri Destekliyor (LGSM) grubunu kurarak grevdeki madenciler için para toplamaya başlarlar. Gallerli bir grup madenci tarafından yanlış anlama sonucu köylerine davet edilmelerine kadar toplanan para kendilerine düşmanlık besleyen sendikalar tarafından reddedilir fakat bu yanlış anlaşılma güçlü bir ittifakın da başlangıcı olur. Kültürler arasında kurulan bağlar ve bazı katılımcıların hayatlarını sonsuza dek değiştiren kişisel dostluklara odaklanan hikayesiyle “Pride” iyiliğin güçlendirici etkisine önemli bir örnek.




KOMŞUM TOTORO


Hayao Miyazaki’nin “Komşum Totoro” filmini bu kadar sürükleyici bir deneyim haline getiren şey, kendi filmografisi de dahil tüm animelerden farklı olarak geleneksel bir hikaye anlatmaya çalışmak yerine anın dramına yer vermesi. İki genç kızın bakış açısıyla sunulan film, fantezi ile gerçekliğin birbirine karıştığı ve dış dünyanın pek çok kaygısının devam ettiği çocukluğun o büyülü, saf, harikulade yönünü bize incelikli bir şekilde gösteriyor. 1958 Japonya’sında geçen filmi bir profesörün, kızları ile büyük bir ormanın eteklerindeki eski bir eve taşınmasını anlatıyor. Kızların yeni evleriyle ilgili ilk fark ettikleri şeylerden biri devasa bir kafur ağacının Totoro adında dev, nazik bir orman yaratığının evi olması. Günümüz teknolojisi her ne kadar artık AI ve CGI ile mikro ayrıntılar konusunda kusursuz bir yerde dursa da Miyazaki’nin sanatıyla boy ölçüşemez. Son elli yılda iyi örnekleri için sayıları iki elin parmaklarını geçmez diyebileceğimiz anime dünyasında bir mihenk taşı.



Comments


bottom of page