Sinemanın Estetik Cehennemi: Yedi Günahın Büyük Ustaları



Eylül ayının gelmesiyle festivaller peş peşe film programlarını açıklamaya başladı. Sonbahar hem vizyon hem de festivaller açısından yazın kuraklığını bolluğa çevirir. Sinefillerin iştahını kabartan filmler ve gösterimler tek başına takip edilemeyecek kadar arka arkaya geldiğinde de seçimler için dijital veya basılı yayınlarla sinema yazarlarının listelerine bir göz atılır. Sinemanın ustaları sık karşılaştığımız bir liste konusu olmasına rağmen birçok kişi tarafından çok dar bir çember özelinde hazırlanıyor. Bu yüzden yönetmen isimleri yerine işlenen konulara ve karakterlere odaklanarak bir liste çıkarmak istedim. Bunu da sinema tarihinin hemen her filminde karşımıza çıkan ve sinemanın, dolayısıyla da sanatın içerisinde sık sık karşımıza çıkan yedi temel günah üzerinden ele aldım. İşte bu günahların ustası filmler...


Açgözlülük: Gece Vurgunu


Filmin başrolü Lou Bloom’la gerçek hayatta karşılaşmak istemezsiniz çünkü onunla karşılaştığınız gün muhtemelen hayatınızın en kötü günüdür. Hava kararır kararmaz elinde bir kamerayla suç mahallerine polisten önce giderek televizyon haberlerine görüntü toplayan Bloom, bir noktadan sonra daha iyi görüntü için olay yeri kurgular. Haber yönetmeni Nina’nın “boğazı kesilmiş ve sokakta çığlık atarak koşan bir kadın” olarak tarif ettiği reyting ihtiyacını karşılamak için Bloom muhteşem bir ticaret fırsatıdır.




“Gece Vurgunu”, tüm karakterlerin ustalıkla işlenmiş açlıklarını ve bu açgözlülüklerini doyurmak için neler yapabileceklerini anlatan müthiş bir hikâye. İzlerken New York’un tozu, pisliği ve eşsiz gece manzarası seyircinin ağzında metalik bir tat bırakıyor.


Tembellik : Büyük Lebowski


Dünya sinemasının ustalıkla işlenmiş en tembel karakteri The Dude’dan başkası olamaz. Coen Kardeşler’in yönettiği “Büyük Lebowski”, tüm zamanların en kült komedi filmlerinden biri. İzledikçe yeni detaylar keşfedilebilecek, hakkında sayfalar dolusu yorum yazılan, okudukça daha da şaşırtan, kendi kilisesini bile yaratmış fenomen filmi bu kadar değerli kılan detaylardan biri de şüphesiz Jeff Bridges’in kusursuz oyunu.







Oburluk: Ruhların Kaçışı


Chihiro’nun ailesi, Japonya’nın kırsalına taşınırken terk edilmiş bir tema parkında verdikleri molada ücretsiz olarak sunulan sonsuz miktarda yiyecek ile kendilerini kaybederler ve oburlukları onları birer domuza dönüştürür. Bu saf oburluk eylemi Chihiro’yu garip ruhlar, korkunç yaratıklar ve zorlu görevlerle dolu bir maceraya çıkartır. Filmin başında arabanın arka koltuğunda oturan o ürkek kızın tüm dünyayla yüzleşen güçlü bir karaktere evirilmesiyle, “Ruhların Kaçışı” sinema tarihinin en ustalıklı karakter değişim performanslarından birini de sergiliyor.


Şehvet: Paris 05:59: Théo & Hugo

“Paris 05:59: Théo & Hugo”, kameranın seks kulübündeki on sekiz dakikalık gezintisinin ardından izleyiciyi şehvetli bir düetten ilk görüşte âşık olan iki Fransız’ın hikayesine götüren cesur bir hikâye. Şehvetle buluştukları ve tamamen fiziksel bir eylemle birleştikleri o ilk anın ardından biri taşralı diğeri şehirli iki genç sır, sınır, aşk ve kendileri hakkında konuşurlar. Seyircisini ustalıklı bir şekilde hikâyede tutan ve ona her anı gerçek zamanlı göstererek tanıklık ettiren anlatımıyla film, baştan sona insan arzuları ve bu arzuların sonuçları hakkında lirik bir deneyim sunuyor. Hugo’nun kendi deyişiyle: “Sanırım seviştik ve dünya barışına katkı sağladık!”


Kıskançlık: Kırık Kucaklaşmalar


Mide kanseri babasının hastane masrafları için yardım istediği patronu Ernesto ile sevgili olduktan sonra görkemli bir hayat yaşayan Lena, oyuncu olmak ister. Mateo Blanco’nun yeni filmi “Girls and Suitcases” için seçmelere katılır. Lena’nın güzelliğinden etkilenen Mateo ise rolü hiç düşünmeden ona verir. Ernesto ve Mateo arasında başlayan kıskançlıkla Lena’ya sahip olma arzusu, ihanet ve intikamı da içine alan bir ilişki sarmalına dönüşür. Katmanlı olay örgüsünün ve fetiş arşiv unsurlarının yanı sıra Almodovar’ın renk paletiyle ustaca işlenmiş “Kırık Kucaklaşmalar”, müthiş bir yönetmenlik becerisi.


Kibir: Whiplash


“Yurttaş Kane”, “Şeytan Prada Giyer”, “Kan Dökülecek” ve “Otomatik Portakal” filmlerinin her biri narsist karakterleri barındıran ustalık eserleri olsa da “Whiplash” filmindeki Terence Fletcher, yeteneği sayesinde var olan bir kibir abidesi! “Whiplash”, büyük bir sanatçıyı yaratmada aşağılamanın oynadığı rol hakkında bir hikâye değil; büyük sanatçıların bu şekilde yetiştirilmesi gerektiğine inanıldığında neler olduğuna dair çarpıcı bir örnek. Öğrencilerinin görkeminde saklanan Terence Fletcher’ı canlandıran J. K. Simmons’a, 87. Oscar Ödülleri’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ödülünü kazandıran film, 2014 yılının en çok konuşulanlarından biriydi.




Öfke: Asabiyim Ben


Öfke, çoğu zaman intikam duygusunu uyandırdığı için eli silahlı adamlar ve gangster çete temsilleri sinemada oldukça fazladır. Halbuki sinema tarihi bu eril temsilin yanında öfkeli kadın karakterlere de ev sahipliği yapar. “Asabiyim Ben”, birbirinden bağımsız altı farklı kısa filmi öfke çemberinde bir araya getiren ustalıklı bir iş. Aynı zamanda Gabriel Pasternak’ın hayatını zindan etmiş kişileri topladığı uçağı anne ve babasının yaşadığı eve düşürmesinden, düğünleri sırasında aldatıldığını öğrenen kadının öfke patlamasına kadar stil ve kalite olarak tutarlı iyi bir antoloji filmi örneği.


Bu Arjantin yapımının her karakteri yaşadıkları öfke patlamalarında görüldüğü üzere kusursuz birer deli.