Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş, ben satarım!

Ustalık nedir? Sözlükler, ustalığı “bir şey hakkında en üst seviyede gelişmiş hüner, beceri, maharet veya bilgi ve deneyim birikimi” olarak tanımlıyor. O zaman, daha 20 yaşında mezun olduğu sanat ve zanaat cemiyeti-loncasından (Guild of Saint Luke) “usta” (master) unvanı alan Leonardo da Vinci ile 30 yaşlarında “Master Shakespeare” diye anılan ünlü İngiliz yazara bakıp dehası onlar kadar büyük olan Mimar Sinan’ın “Ustabaşı” unvanına ancak 48 yaşında kavuşmasını nasıl yorumlamalıyız? Ya da henüz 30 yaşındayken öldüğü söylenen Selçuklu kadın sultanı Gevher Nesibe’nin o genç yaşında, Avrupa’da ölüme terk edilen sinir hastalarının su ve müzikle tedavi edilecekleri ilk şifahaneyi, Orta Çağ’da o zamanki Selçuklu başkenti Kayseri’de kurdurmasındaki dehayı bir ustalık olarak değerlendirmeyecek miyiz?





Ustalık nedir? İşini mükemmel yapabilmek mi? Peki, dünyada hiç mükemmel bir iş, bir sanat var mıdır, yoksa mükemmel denilen şey sadece tabiatta mı bulunur? O halde insanın kotardığı “en mükemmel iş” aslında “mükemmele en yakın” olan mıdır? Eğer öyleyse, bir dâhinin en mükemmele yakın işi bile ancak o öldüğünde, artık daha iyisini yapamayacağı için mükemmel sayılmaz mı? O halde yaşarken usta, master diye anılan büyük yetenekler bile ancak ölünce mi gerçekten usta olurlar?


Ben yazarım; soru sormanıza, bildiklerinizi sorgulamanıza, kafanızı karıştırmaya yararım. İşim gücüm budur benim. Yanıtları uzmanlar versin.

Bakın aklıma ne geldi: Henüz organ mafyası yokken ve pedofiller cezasız kalmazken çocuklar mahallelerindeki sokaklarda neşe içinde oyun oynarlardı. Sokaklar ağaç doluydu, meyveleri hep birlikte büyük çarşaflara silkelenerek toplanır, mahallenin çocuklarına dağıtılırdı. Dutun, şeftalinin, alıcın rengine göre tüm mahallenin çocukları mor veya kırmızı dudaklı dolaşırdı o günlerde. En önemlisi sokaklar içi boş arabaların park yeri değil, mahallenin zengin ve yoksul çocuklarının birlikte oynadığı güvenli, cıvıl cıvıl ev önleriydi. Şamanlık yıllarımız değildi, sadece şimdiki çocukların büyükanne ve büyükbabalarının zamanından; 1960, 70 ve 80’lerde bu memleketin sokaklarında oyun oynayarak büyüyen çocuklarından bahsediyorum. Ben onlardan biriydim ama 90’larda doğan oğlum öyle değildi, çünkü onun çocukluğunda artık sokakların sahipleri değişmişti.

Bu yazıyı yazarken ona sordum: Siz çocukken hiç “yağ satarım, bal satarım” oyunu oynamış mıydınız, ben unutmuşum. Oynamışlar. Anaokulunda kapalı mekânda oynamışlar. Oysa insan dâhil tüm canlılar tabiatta, açık havada yaşamak üzere yaratılmıştır, duvarlar ve beton insan icadıdır.


Biz çocukların oynamayı en sevdiğimiz yakan top, dalya, saklambaç, sopa atlara binerek dolaşmak gibi oyunlarından biri de oydu. Bu, en az altı çocukla oynanan, halka şeklinde yere çömelip, bir ebenin arkamızda dolaşıp, birimizin arkasına elindeki mendili bırakıp onu ebe yapacağı, sürprizli bir oyundu. Bu arada hep bir ağızdan bağıra bağıra bir tekerleme söylenirdi: “Yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım. Ustamın kürkü sarıdır, satsam on beş liradır. Zam bak, zum bak, dön arkana bak!”


“Usta” kelimesini ilk hatırladığım yaş ve durum budur; o sırada en fazla dört yaşında olmalıyım. Ben o zamanlar da sözcükler ve anlamlarına takar, sorularımla evdekileri bezdirirmişim. Mesela, annemin Yunus Emre’den bir dizeyle yanıt bulana dek günlerce başının etini yediğim şu soruyu altı yaşımda sormuşum: “Anne, ben neden benim de sen değilim?” O zaman ne kadarını anladım bilinmez ama “Bir ben vardır, bende benden içeri” hâlâ en sevdiğim Yunus Emre dizelerindendir. Fakat şimdi konumuz ustalık ve ben ustam ölünce onun işi olan yağ-bal satıcılığına kafamı takmış olduğum zaman dönüyorum. Demek ki, kişinin ölmeden usta sayılamayacağı o sıralar kafama girmiş, çünkü ustası ölen çocuk artık yağ ve bal satma işini üstlenmiştir.


USTALIK, OLGUNLAŞMIŞ YETENEK MİDİR, YOKSA HADDİNİ ÖĞRENMEK MİDİR?


Yaşamım boyunca herkes gibi ben de ister işi olsun ister olmasın bana hayatı anlayabilmek için yeni kapılar açacak sorular sormayı öğretmiş ve temel bilgiler aktarmış bazı kişilere rastladım ve onlara hep şükran duydum. Buna karşılık, işi öğretmenlik olup, bununla hayatını kazanan onlarca insan tanıdım ki ya bildiklerini anlatmaktan acizlerdi ya da bildiklerini sandıkları konuları aslında bilmiyorlar; herhalde kopyayla, intihalle mezun olmuşlardı. Bu karakterlere ek olarak, kendini öğretmen sanıp, kendi dünya görüşünü zorla çocuklara veya gençlere dayatan onlarca maaşlı zorba tanıdım; saygıyı itaat, sevgiyi de ille de aynı fikirde olmak sanıyorlardı. Bu yüzden benim gerçekten yolumu aydınlatmış, merakımı önemsemiş ve kışkırtmış, başarısız olup yenildiğimde yeniden denememi teşvik etmiş olan annem, arkadaş, öğretmen, yazar, şair, müzisyen, sanatçı, ressam, bilim insanı, gazeteci, akademisyen kişileri rol model kabul ettim. İlk gençliğimde kişilik ve üslup olarak onlara öykündüm, kendi sesimi ve fikirlerimi oluşturana kadar etkilerini -o sıralar hiç belli etmediğimi sanarak- taşıdım. O zamandan beri dünyada ilk olarak hiçbir şeyi benim keşfetmediğimi (!) kavrayacak kadar kendi haddimi bilmemi de onlara borçluyum. “İlk ben yazdım”, “ilk ben yaptım” ahmaklığına düşmeyişim onlar sayesindedir. Sadece bu bile insana ömür boyu yetecek kadar büyük bir armağan. Yazdıklarım ve söylediklerimde “ustam” kabul ettiklerimin adını anmak, onları referans göstermekten gurur duydum. Çünkü özellikle sanat ve edebiyatta usta-çırak ilişkisi ve devamlılığı, kültürel bir sürdürülebilirlik -yazısız- yasası.


Hiç tanışmadığım Sevgi Soysal, Ursula Le Guin ve Virginia Woolf ile dört yıl boyunca her gün yayınevinde ziyaret edip yazar sohbetlerine katıldığım, bana ikinci babalık etmiş Attila İlhan; dostlukta zorlandığım, yazarlığı kıymetli Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Tomris Uyar, birkaç kez kısa da olsa konuştuğum Margaret Atwood da ustalarımdan bazılarıdır. İnsanın ustalaşmak istediği ve hayatını adayacak kadar sevdiği işte ustalarını anması, yalnızca “ben, ben, ben!” gafletine düşmesini önlediği gibi, doğasında devridaim olan işleri de yüceltir, bereketlendirir.


Bütün bu deneyimlere, aradan geçen yıllara karşın ben hâlâ dört yaşımdaki gibi bir ustanın öldüğünde ustalık makamına oturabileceğine inanmaktayım. Bu yüzden 35 yıllık yazarlık, filanca sayıda yazılmış kitaba karşın ben kendimi usta yazar kabul etmem. Elbette deneyimim, görgüm, bilgim ve algılarım 35 yılda gelişti ama hâlâ daha iyi yazmayı, daha güzel anlatmayı ve daha cevval bir kurgu cambazı olmayı hayal ve umut ediyorum. Yeni romanlar, öyküler ve denemeler yazabilmemin nedeni, bu hayal ve umut. Yaşarken kendini usta kabul edenden de uzak dururum. Çünkü kendini usta kabul eden, en iyi işini yaptığını kabul eden ve artık üretemeyen, kendini tekrarlayan biridir. Bense; yağ satarım, bal satarım, ustam ölünce ben satarım!