Yeniden Doğuş Bitki Alemi

Her bahar gözlerimizin önünde ustalıkla sahnelenen bir oyun var; kendini her yıl

yeniden ve yeniden canlandıran doğa ananın “yeniden doğuş” oyunu bu, başrol oyuncuları bitki alemi olan...



Kış boyunca kupkuru görünen ağaçların içinde sessizce özsu vanaları açılır, damarlarda kan yeniden dolaşmaya başlar. Sonrası malum; rengarenk

çiçekler, mis kokular şöleni. Peki bu yeniden doğuşu yalnızca baharda mı gerçekleştiriyor bu bitki alemi? Yanmış kül olmuş ormanların bile kendi içinden yeniden doğabildiği bilgisi ile biraz da olsa su serpilmedi mi içimize geçen yaz yangınlarından sonra? Bir gıdım toprak görünmeyen şehir kaldırımlarının üstünde, koca beton yığınlarının arasında, inatla sökülüp atılmasına rağmen aynı yerde sürüveren yabani otlara ne demeli? Bir güç kuvvet, yetenek daha doğrusu bir zekâ gizli burada besbelli. İster semavi dinlerin izinde Nuh’un hikayesine bakalım ister pozitif bilimden Darwin ve pek çok başkalarının teorilerine, en baştan beri hep var olan onlar; bitkiler. Tufandan yalnızca hayvanları kurtararak yeni bir dünya arayışı ile yola çıkan Nuh’a yaşanabilir yerin haberi, Ağrı’da duran gemiye bir güvercinin gagasındaki zeytin dalı ile geliyor. Ve hayvanların gemiden serbest bırakılmasından hemen sonra Nuh bir üzüm bağı ekiyor. Genesis’te de bu iki bitki, zeytin ve üzüm yeniden doğum ile ilişkilendirilmiş. Diğer yanda bitkileri karşılaştığı en sıra dışı canlılar olarak değerlendiren Darwin ve otobiyografisindeki cümlesi: “Bitkileri organize canlılar ölçeğine yüceltmek beni her zaman memnun etmiştir.”




SAYMAKLA BİTMEYEN YETENEKLER


Organize ve güçlü canlılar oldukları aslında çok açık: Bitkiler “ototrofik” yani kendi kendine yeten, hayatta kalmak için başka canlılara bağımlı olmayan bir tür. Oysa biz, her anlamda onlara bağımlıyız. Yaptıkları fotosentez aracılığıyla hayatı mümkün kılan oksijenle ve en temelinde bulundukları besin zinciriyle. Yetenekleri ise saymakla bitmiyor; sabit oldukları için dış saldırılara karşı geliştirdikleri pasif direniş mesela. Modüler bedenleri sayesinde her organı önemli ama hiçbiri vazgeçilmez değil. %90’ı yense bile yeniden büyüyebilirler. Bizim beş duyumuzun çok daha hassas versiyonlarına sahip olmakla kalmayıp fazlasını da bulundururlar. Kulakları olmayan bu gizemli yapının nasıl da işittiğine bir bakın: Ünlü ses sistemi markası Bose desteğiyle yapılan bir araştırmada, beş yıl müzik eşliğinde büyütülen üzüm asmalarının, müzik dinlemeyen asmalardan çok daha erken olgunlaştığı ve tat, renk ve polifenoller bakımından çok daha zengin oldukları görülmüş. Toprağın nemini, yerçekimini, elektromanyetik alanları, havadaki ve topraktaki kimyasalları hissetme, hissetmekle kalmayıp kirleticileri zararsız hale getirme yetenekleri...

Daha da ilginci, Darwin’in bitkinin karar verme ve yönlendirme kapasitesine sahip olduğunu fark ettiği kısım olan kökleri, bir nevi bitkinin beyni. Mütemadiyen vermesi gereken kritik kararlar var: “Sağa doğru yönelip çok ihtiyaç duyduğu fosfora mı ulaşmalı, yoksa sola doğru dönüp hep yetersiz olan azota mı? Su arayışı içinde aşağı mı büyümeli yoksa nefes almak için yukarı doğru mu? Yolda sık sık kaçınması gereken engeller, ya da kaçması gereken düşmanlar (başka bitkiler, parazitler) varken ve hepsinden önemlisi bitkinin ve doğanın bütününün ihtiyaçlarını karşılaştırmalı olarak hesaplaması gerekirken.”* İnsan kendiyle ve kendi türüyle karşılaştırmadan ve içinden şunu geçirmeden duramıyor; biz bu soruları bireysel ve kolektif dünyamız için dönüp kendimize arada bir sorsak neler değişirdi?



KENDİNİ YENİDEN CANLANDIRANIN, BAŞKASINA CAN VERMESİ PEK ŞAŞILACAK KONU DEĞİL. TÜM İLAÇLARIN ASLINDA BİTKİLERDEN ELDE EDİLİYOR OLMASI DA. DOĞALI YA DA KİMYASALI, BİLGİSİNİ HEP BİTKİDEN ALIP TAŞIYOR GEREKLİ YERE. HER MEVSİMİN İHTİYACINA GÖRE BELİRİYOR HER SENE AYNI ZAMANDA.



DOĞAYA MİNNET DUYMAK


Kendini yeniden canlandıranın, başkasına can vermesi pek şaşılacak konu değil. Tüm ilaçların aslında bitkilerden elde ediliyor olması da. Doğalı ya da kimyasalı, bilgisini hep bitkiden alıp taşıyor gerekli yere. Her mevsimin ihtiyacına göre beliriyor her sene aynı zamanda. Baharda ve sonbaharda ısırgan otunun, enginarın temizleyen, hücreleri yenileyen, bizi yeni mevsime hazırlayan gücünün, kışın en C vitaminlilerin, yazın en suluların, serinleticilerin doğadan tabağımıza gelmesi elbette tesadüf değil. Hepsi yukarıda bahsettiğimiz zekanın yalnızca bir yan ürünü. Karşılığında beklenen tek şey ise saygılı bir minnet. Kızılderili çocukların doğdukları andan itibaren dinleyerek büyüdükleri Gökkadın masalı -ya da yaradılış hikayesi- bu minnet ve sorumluluk duygusunun nesillere aşılanmasına ne güzel bir örnek: “Dünya yaratılmadan çok önce, gök insanlarının yaşadığı bir gök adası vardı. Bir gün, hamile bir kadın, yerinden sökülmüş bir ağacın ardında bıraktığı bir delikten aşağı kayar ve sonsuzluk kadar uzun bir zaman boyunca düşer. Karanlıktan çıktığında, nihayet okyanusları görür. Bu dünyadaki hayvanlar toplanıp gökyüzünde gördükleri şeyi anlamaya çalışırlar. Kadına yardım etmesi için bir kuş sürüsü gönderirler. Kuşlar kadını yakalayıp nazikçe Büyük Kaplumbağa’nın sırtına koyarlar. Su samuru ve kunduz gibi su hayvanları, kaplumbağanın sırtında kadın için güzel bir yer hazırlar. Okyanusun dibinden çamur getirip kaplumbağanın sırtına yerleştirirler, ta ki yeryüzü oluşmaya başlayıp büyüyene dek. Kaplumbağanın sırtı Gökkadın’ın evi, Gökdünya’dan getirdiği tütün ve çilek gibi bitkiler de ilacı olur. Kadın kendine bir hayat kurar ve bugün bildiğimiz Haudenosaunee yaşamına analık eder.” (Kaynak: Kanada Tarih Müzesi)





Kaynaklar: *Stefano Mancuso, Alessandra Viola. Bitki

Zekâsı, Yeni İnsan Yayınevi, 2017, Türkçe çeviri: Almıla

Çiftçu. | Robin Wall Kimmerer. Bitkilerin Ruhu: Modern

Bilimden Kadim Bilgiye Şifa, Mundi, 2022, Türkçe çeviri:

Ayşe Başcı.