Zamanın Ötesinde Bir Mimar: Alpaslan Ataman


Mimar, araştırmacı ve entelektüel Alpaslan Ataman, özellikle Osmanlı kent anlayışını modern dünyaya birleştirmesiyle Türk mimarisinde önemli bir figür oldu. Kendisinin bu alandaki en büyük katkılarından biri, bir kısmı artık var olmayan ve uzamsal tipolojiyi temel alarak dönemin planlama ve düzenlemesini incelediği Osmanlı dönemi binalarının el çizimleridir. Bilhassa Osmanlı İstanbul’unun mimarisini ve kent peyzajını detaylı bir biçimde gözler önüne koyan bu ustalıklı çizimler, Türkiye’deki çağdaş mimarlık diskuruna hatırı sayılır bir ölçekte katkıda bulundu.



GAD Foundation, Ataman’ın son 40 yılda ürettiği çizimleri toplayarak “Alpaslan Ataman - Timeless Architecture” sergisini tasarladı. Sergi, Batı medeniyetindeki daha geniş mimari anlayışı ile ilintili olarak Osmanlı sisteminin geometrisini keşfediyor.

Bilmeceyi çözmek

Alpaslan Ataman, İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nden mimarlık diplomasıyla mezun oldu ve ardından Türkiye, ABD ve Birleşik Krallık’ta yürütülen çeşitli mimari ve kentleşme projelerinde çalıştı. Bunun yanı sıra Mimar Sinan Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde mimarlık dersleri verdi. Uzun yıllar boyunca, 20’nci yüzyılın tanınan mimarlarından Sedat Hakkı Eldem ile iş birliği yaparken diğer yandan da kariyerine bağımsız bir mimar ve araştırmacı olarak devam etti. Çizimlerinin ve incelemelerinin yer aldığı iki önemli kitap yayınladı: “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” ve “Mimaride Cetvel Düzeni”. Ölümünden önceki dönemde başka kitaplar üzerinde çalıştığı biliniyor. “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” kitabındaki çizimler, mimari çizime hâkimiyetini ve daha da önemlisi, Osmanlı mimarisinin düsturunda “esrarlı” kabul ettiği şeyi keşfetme ve çözme azmini de gösteren bir titizlik ve üslupla yapılmış. Ataman, “Bir Göz Yapıdan Külliye’ye” kitabında o döneme

dek Osmanlı mimari sisteminin bu alandaki araştırmaların kavrayamadığını düşündüğü yönlerini netleştirmeye gayret ediyordu. Ataman’a göre Osmanlı’da külliye adı verilen çok sayıda sosyal kompleksin uzamsal tipolojilerini anlamak ve yeniden düzenlemek ancak grafik incelemeleri neticesindeelde ettiği farklı uzamsal kurulumların karşılıklı kıyaslamasıyla mümkündü. Becerileri, tutkulu mizacı ve mimariye duyduğu heves sayesinde Ataman, bu zorlu görevi üstlendi ve bu merak uyandırıcı sorunu çözme amacıyla ve sebatlı bir tavırla hayatının uzun bir dönemini çalışarak geçirdi. Bağdat’tan Belgrad’a geniş bir coğrafyada görülen Osmanlı sosyal komplekslerinin, o güne dek çözülememiş ana uzamsal ilişkisini belirlemeyi başardı. Modüler ve matematiksel yaklaşımı gerek mimaride gerek kent planlamasında ortogonal bir geometrik sistemi gün yüzüne çıkardı. Uzamın, matematiksel bir temelin desteğiyle, mimari bir bakış açısından ele alınmasıyla söz konusu çalışmaya hayat verdi.



“Yeni, eskinin anlaşılmasıyla olur”

Ataman “eskiden yeni yaratmanın gerekliliğine” vurgu yapıyordu, “çünkü çoğu durumda eski, yeninin genlerini taşır. Kısacası, ‘yeni’ ‘eski’nin anlaşılmasıyla olur. Yeni veya modern mimari, klasik mimarinin fiziki biçiminin soyutlanmış hâlidir. Aksi takdirde, yeni ya da eski bir mekândan söz edemeyiz. Mekân, her dönemde mekândır. Soyutlama aynı mekânı yeni teknikler ve malzemelerle, mesken ve konfor hissini artırarak yapılır. Tarihî mimari kodlar, uyarlamalar ve örüntüler taşır. Geçmişin temel özelliklerine ufak değişimlerle yapılan eklemeler ‘yeni’yi üretir. Bu düzen sonsuz bir gelişime açıktır. Ana arketipik uzam eskiyse, eklemelerle yeni yapılabilir. Arketipik bir uzam anlayışı hiç yoksa, temel disiplinin varlığından söz edemeyiz ve bu da fazla değişik, fazla yeni, öngörülemez bir neticeye yol açar.” Bu bakış açısıyla Ataman, insan medeniyetinin altında yatan (ve en iyi temsilini Osmanlı mimari sisteminde gördüğüne inandığı) “zamanın ötesinde bir mimari” anlayışına yansıyan uzamsal bir düzen olduğunu iddia etmiştir.