Aşk Hastalığı

“En güzel aşk filmleri” listemi yaparken, içlerinde bir tane bile “sonsuza dek mutlu yaşadılar” filmi olmaması dikkatimi çekti. Benim için aşkı sonsuza dek mutlu yaşayanlar değil; aşk için ölen, öldüren, sürünen karakterlerin olduğu filmler öne çıktı. Bu listeye girmeye hak kazanan “Betty Blue”, “Brokeback Mountain”, “Passion d’amore”, “Kırık Bir Aşk Hikayesi” gibi filmler de sonu hep “mutsuz” sonla biten filmler... Elbette yazının başlığına yerleşen “Maladie d’Amour” (Aşk Hastalığı) da bunlardan bir diğeri. Adını anmakla yetindiklerim başka bir yaz1ının konusu olsun, buyurun “En Sevdiğim 5 Aşk Filmi" listeme.


1.IN THE MOOD FOR LOVE

Aşk üzerine tek bir film seçme hakkım olsa, hiç düşünmeden “In The Mood For Love” (Aşk Zamanı) derim! 60’ların Hong Kong’unu fona alan bu Wong Kar-Wai başyapıtı, “sinemanın büyüsü” tanımının birebir karşılığıdır. Eşleri ilişki yaşayan bir kadınla bir erkeğin zamanla birbirlerine âşık olmalarını anlatır film. Lakin bu aşk, cinsellik içermez. Bakışlarla, minik dokunuşlarla, üfledikleri sigara dumanıyla sevişirler.



Birçoğunuz bu duruma ikna olmayabilir, ama biz iflah olmaz romantiklerin en büyük düşlerindendir böyle bir aşka düşmek! Gelmiş geçmiş en yüreğe dokunan soundtrack’i, olağanüstü görüntüleri, müthiş kostüm tasarımı ve perdeyi ateşe veren performanslarıyla Maggie Cheung ve Tony Leung unutulmazdır. Aşkını ağaçlara, taşlara fısıldayanların, asla haykıramayanların filmidir, Aşk Zamanı. Halen izlemediyseniz, kaçırmayın!


2.ETERNAL SUNSHINE OF THE SPOTLESS MIND


Aşk acısıyla kavrulan kaç kişinin aklına gelmiştir şu soru: Sizi yakan kişiyi unutmak, bir ilaçla veya bir makineyle mümkün olabilir mi ? İşte bu sorunun cevabını mümkün kılan "Sil Baştan", tüm tuhaflığına rağmen en etkileyici aşk filmlerinden biridir. Biten aşkların ardından eski kız arkadaşının, kendine ait anılarını sildirdiğini öğrenen esas çocuk, aynı işlemi kendiden uygulatmak ister. Lakin düşündükçe bundan vazgeçer. Ayrılığın o iç acıtan haline rağmen, yaşadıkları anıların güzelliği, mutlu oldukları zamanın coşkus, aşık olmanın tadı asla unutulmamalıdır. Acılar geçer, anılar kalır! İzleyicide çoğu kez aşk/nefret hissini yaratan (kimi çok sever, kimi nefret eder) Michel Gondry'yle Charlie Kaufman'ın beyinlerinden çıkıp kaleme dökülen ve Gondry'nin perdeye aktardığı bu unutulmaz film, çağdaş bir başyapıttır.


3.DEEP CRIMSON


1950'lerin Meksika'sı... Bir gazetenin Yalnız Kalpler Sayfası'na eş aramak için ilan veren bir kadın ve bir erkek. İki çocuklu dul kadın, çok beğendiği Fransız aktöre benzeyen bir beyefendi aramaktadır. Erkekse hali vakti yerinde dullarla tanıtmak ve onların izdivaçlarına talip olmak isteğindedir. Aslında adam bir jigolodur, ilanları hali vakti yerinde dulları tuzağına düşürmek için vermektedir. İlanları kesişir ve koyu kırmızı bir aşka düşerler. Kadın zaafına yenik düşer, çocuklarını yetimhaneye bırakıp adamla cinayetlere varan bir yolculuğa çıkar. Gerçek bir olaydan yola çıkan Deep Crimson, Meksikalı usta yönetmen Arturo Ripstein imzalı harika bir film. "Aşk uğruna nelerden vazgeçip neleri göze alabilirsin." sorusuna cevap arayan film, en büyük günah (öldürmeyeceksin) dahil, kendi yok oluşunu göze almanın hikayesini anlatıyor.


4.HEAVENLY CREATURES

Bir cennet tasviriyle açılır film. Yeni Zelanda’nın yemyeşil doğasından sakin bir şehrine uzanırız kuşbakışı... Sonra Juliet ve Pauline’le tanışırız; onlar da bizim tanıklığımızla tanırlar birbirlerini. Birbirlerini çok sever iki genç kız; arkadaşlık ve aşkın birbirine yakın sınırlarında gezerler. İkisi de hayal dünyalarını birbirlerine açar ve yeni dünyalar yaratırlar. Zamanla bu cennet, büyüklerinin baskıları ve yanlış anlamalarıyla (evet, gençler hep yanlış anlaşılır) daha karanlık ve kanlı bir dünyaya dönüşür. Her şeyin sonunda da iki kız, aşklarının önünde engel olduğunu düşündükleri Pauline’in annesini öldürmeyi seçerler. “Lord of the Rings” serisiyle sinemanın “lord”larından birine dönüşen Peter Jackson’ın ilk filmi, minik bir başyapıttır. İlk aşkın insanı hayallere sürüklediği, o hayallerle her şeyin, hatta öldürme eyleminin bile mümkün olabildiğini gösterir bize. Melanie Lynskey ve Kate Winslet, ilk kez beyazperdede göründükleri 1994 yapımı filmde şahaneler!


5.MASUMİYET


İzmir Basmane’de izbe bir otel... Otelin müşterileri arasında Uğur ve Bekir var. Ayrı odalarda...


Bekir, 20 yıldır Uğur’a aşık, Uğur’sa uğruna vücudunu sattığı Zagor’a. Zagor bir suçlu, hapislerden kurtulamayan. Uğur, Zagor hangi şehrin hapishanesine gönderilirse hep o şehrin bir pavyonunda, bir izbe otelinde... Bekir’de peşinden oradan oraya. Zagor’un gölgesinde bu aşk üçgenini izleriz Masumiyet’te...


Türk sinemasında aşk hastalığını bu kadar derinden, bu kadar damardan anlatan başka bir film daha yoktur.




Haluk Bilginer’in hayat verdiği Bekir’in, Uğur’a olan aşkını anlattığı dakikalar süren tek planlık çekim, yüreği dağlar ve asla unutulmaz! Zeki Demirkubuz’un 1997 yılında çektiği Masumiyet, Türk sinemasının en özel filmlerindendir.