Ebru Şahin & Cedi Osman x adidas Türkiye
- Magnet Quarterly

- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur
adidas Türkiye’nin reklam kampanyasında birlikte rol alan oyuncu Ebru Şahin ve
milli basketbolcu Cedi Osman hayata ve kariyerlerine dair sorularımızı yanıtladı.

Ebru Şahin
Ebru, senin hikâyende oyunculuktan da önce gelen bir fiziksel disiplin var. Besyo geçmişi, binicilik, düzenli antrenman… Aslında bedenle kurduğun ilişki bir performansın parçası değil, başlı başına bir dil. Oyunculukla spor arasındaki bu geçişte, bedeninin sana söylediği şeyler değişti mi? Yoksa hâlâ aynı yerden mi
dinliyorsun onu?
Oyunculuk ve spor arasında görev teslimi gibi değil de daha iç içe, yumuşak bir geçiş oldu aslında benim için. Bedenimin bana söylediği şeyler temelde aynı kalsa da üslubu, tavrı ve anlayışı değişti. Eskiden daha net çizgilerde, daha performans odaklı ve keskin bir ritmin içindeyken; şimdi duyguların, kırılganlık ve zayıf noktaların da performatif bedenle iş birliği içinde; kurulan dünyaya, farklı karakterlere uyum sağladığı, esneme payı olan bir düzen bilincindeyim.
Senin enerjinde hep çok doğal bir güç var ama bu güç çok gürültülü değil. Daha çok içeriden gelen, kontrolü olan bir şey. Spor geçmişin bu “sessiz gücü” nasıl şekillendirdi? Ve bugün hayatının hangi anlarında hala o disipline geri dönüyorsun?
Gücün bağıran bir şey olduğunu hiç düşünmedim. Bazen güçlü gördüğümüz kişilerin bağırması “güç tanımı” yanılsamasına neden olsa da içimde gücün gösteriş değil, bir iç dengenin ve iradenin sürdürülebilirliği olduğuna inanıyorum. Sporun büyük kısmı kafada başlıyor ve o mentalle bedenini de eğiterek ete
kemiğe bürüyorsun. O anlamda sağlıklı, odaklanmış bir zihnin ve bedenin en büyük güç olduğunu düşünüyorum. Spor geçmişim bu gücü şekillendirmekten ziyade bu gücü bana verdi bence. Küçük yaşlarda bu disiplin ve düşünce yapısıyla yoğruldum ve karakterime de daha dengeli bir duruş ve sessiz bir mental
anlaşma olarak yansıdı sanırım. Bu yüzden imgelemenin büyüsüne de çok inanıyorum. Hayatın ritmi içinde koşarken bazen durup nefes almayı unuttuğum anlar oluyor ve nefessiz kaldığımda bocalamak daha kolay oluyor. Bu anları yakaladığımda başlangıç noktama yani spora, nefese, öz disipline geri dönüyorum. Nerede durup, nerede koşacağını, nerede nefesini ayarlayacağını bilmek; bazen nerede geri adım atacağına ve sonra sıçramak isteyip istemediğine karar vermek sporun sana verdiği en büyük hediyelerden biri. Kendini tanıma ve kendine sahip olma gücü.
Günlük stiline baktığımızda da bu fiziksel geçmişin izlerini görmek mümkün rahat ama bilinçli, sade ama karakterli. Senin için stil ne kadar performatif, ne kadar içgüdüsel? Spor kültürü ve sokak dili senin stilini nasıl besliyor?
Ben stili içgüdüsel bir anlayışla ve karakterli parçalarla harmanlamayı daha çok seviyorum. Rahatlığı özensizliğe dönüştürmeden farklı tarzları bir araya getirmeyi, bana hareket ve kendim olabilme imkânı tanıyan kıyafetleri seviyorum. Tabii ki yerine göre giyinmeye özen göstersem de bir askı olmak değil, kendi formumla askıdaki kıyafet olmak beni daha çok yansıtıyor. Kıyafet ve stil benim şeklimi alsın, özgürlüğümü elimden almasın isterim. adidas gibi bir markayla çalışırken, sadece bir görünümün değil bir tavrın parçası oluyorsun.
Senin için adistar giymek bir “spor parçası” mı, yoksa gün içinde seni taşıyan bir ritim mi? O parçayla kendini en çok nerede hissediyorsun?
Benim için spor ayakkabı modellerini günün herhangi bir saatinde, herhangi bir kıyafetle giymek hayatımın normali. En şaşaalı kıyafetin altına bile uygun bir spor ayakkabı vardır diye düşünüyorum. Bastığım yer ve o yere ne ile, ne kadar sağlam
adım attığım benim için çok önemli. O yüzden adistar’ı da sporun bir parçası gibi değil; kendi ritminle bir bütünlük sağlayabildiğin sürece skinny bir elbiseyle de, şık bir gecenin kurtarıcısı olarak da bir basketbol şortuyla da hayal edebiliyorum.
Cedi Osman
Son Avrupa Şampiyonası, sadece bir sportif başarı değil, aynı zamanda bir hikâye yazımıydı. Turnuvaya başlarken finale çıkacağınızı biliyor muydun? Senin için o sürecin kırılma anı neydi? “Buradan döneriz” dediğin ya da tam tersi, her şeyin dağılıyor gibi göründüğü bir an oldu mu?
Biliyorduk demek sporun ruhuna uygun olmaz. Sporda bu kadar kesin konuşmak doğru değil ama tabii ki finale çıkmak ve daha fazlası, şampiyon olmak istiyorduk. Çok iyi bir takımımız vardı, çok iyi hazırlanmıştık. Bu yüzden ilk günden itibaren hep zirveyi hedefledik. Hedeflemekten daha önemlisi bunu başarabileceğimizi de hissediyorduk. O pozitif hava vardı takımda. İlk günden itibaren de sahaya koyduğumuz performansla bunun ne kadar gerçekçi bir beklenti olduğunu da göstermiş olduk. Belirli bir kırılma anı vardı diyemem ama belki de turnuvanın gidişatını belirlemesi açısından gruplarda oynadığımız Sırbistan maçı çok önemliydi. Orada verdiğimiz mesajla sonuna kadar gidebileceğimizi herkese göstermiş olduk.
Ebru ile ilişkinizde “destek” kavramı çok net hissediliyor ama bu destek her zaman görünür değil. Sen onun varlığını en çok hangi anlarda hissediyorsun? Bu, sahadaki performansını nasıl etkiliyor?
Kariyerim boyunca Ebru’yla tanıştıktan sonra da olmak üzere çok fazla maça çıktım. İyi oynadığım zamanlar da oldu, ritmimi kaybettiğim zamanlar da. Çocukluğumdan beri ailemin desteğini tamamen hissetsem de eşim olarak Ebru en yakınımda ve en yalın duygularımı bilen, gören kişi olarak her anımda yanımdaydı. Gözlerim her maç öncesi onu arar, çünkü onun orada oluşu beni çok rahatlatıyor ve güvende hissettiriyor. Aynı şehirde olsak da olmasak da maçtan önce telefonla görüntülü konuşuruz, o bizim totemimiz. Ve her zaman “Kendin ol, özgüvenini ve dengeni koru, hiçbir şeye takılmadan ileriye bak ve finalmiş gibi yüzde yüzünü koy,” der bana, “bir de parolayı unutma.” Bu bana ekstra motivasyon veriyor, o yüzden iyi ki o var.
Bir sporcunun kariyeri iniş çıkışlarla dolu ve çoğu zaman bu dalgalar çok görünür yaşanıyor. Böyle anlarda seni gerçekten dengede tutan şey ne? Bu noktada “+1” dediğin kişi ya da alan kim oluyor?
Maalesef bu her sporun içinde var ama önemli olan çıkışları uzun süreye yaymak, inişleri de kısaltabileceğimiz kadar kısaltmak. Çünkü ister istemez performansımız etkileniyor. Ebru beni bu konuda çok geliştirdi. İşler iyi veya kötü gitsin her zaman bana destek olur. Ama aynı anda yapıcı şekilde eleştirir de. Çünkü sporun mentalini biliyor ve ben Ebru’nun beni yükselttiği kadar eleştirmesini de seviyorum. Beni tanıyan ve iyiliğimi isteyen dış bir gözün bana karşı dürüst olduğunu bilmek, denge bulmayı ve kendimi hatırlamayı kolaylaştırıyor. Bahsettiğimiz inişlerden daha kolay çıkmamı sağlıyor. Maç bittiğinde eve gidip çoğu zaman maçın tekrarını açar, birlikte izleriz ve yanlışlarımı, doğrularımı tartışırız. Bu gerçekten benim için çok önemli ve çok değerli.

Saha içinde çok net bir kimliğin var ama saha dışında daha farklı bir ritmin olduğu hissediliyor. Bu iki alan arasında nasıl bir geçiş yapıyorsun? Kendini en çok nerede “kendin” gibi hissediyorsun?
Ben iki tarafta da kendimim. Hayatımın çok basit bir matematiği var; sahada da saha dışında da nasıl mutluysam, kendimi nasıl iyi hissediyorsam öyle davranıyorum. Her iki alan için de “Şöyle olmam lazım” diye kendime bir “kimlik” dayatmıyorum. Dolayısıyla o geçişi yapmak da zor olmuyor. Neysem oyum.
Stiline baktığımızda sporun içinden gelen ama sadece sporla sınırlı kalmayan bir tavır görüyoruz. Sokak kültürüyle bağın nasıl? Senin için stil, performansın bir uzantısı mı yoksa tamamen ayrı bir alan mı?
Basketbol zaten “street style” ile çok iç içe; hatta bu stilin gelişmesinde basketbolun çok önemli bir katkısı da var. Dolayısıyla ben de günlük stilimde bunu takip etmeye çalışıyorum. Moda artık sporcuların çok daha fazla dahil olduğu bir alan haline geldi. Kendi stilimi, yaptığım işin beni yansıtan bir uzantısı olarak değerlendirebilirim.
adistar gibi performans odaklı bir parçayı gündelik hayatına nasıl entegre ediyorsun? Senin için bu tarz bir sneaker sadece sahaya mı ait, yoksa şehirde de bir duruşu temsil ediyor mu?
adistar, performans ayakkabısı olmasının yanı sıra stilimi de yansıtabildiğim karaktere sahip bir ayakkabı. Ben artık saha ve şehir ayrımı olduğunu düşünmüyorum. Tarz için sınır söz konusu değil. adistar, sportif yapısıyla bana iyi hissettirirken, onunla şehirde klasik ve trendi birlikte temsil edebiliyorum. Stilimle uyumlu olduğu için günlük hayatımda çok rahatlıkla kullanıyorum.


















Yorumlar