Ali Bilgin: “Zamanla Birlikte Hareket Edebilmek Çok Kıymetli”

Başarılı yönetmen Ali Bilgin, proje seçerken öncelikle okuduğu hikayenin “kalp ritmini” bozması gerektiğini söylüyor. Önüne ödül ya da başarı hedefi koymadan yaptığı işlerin birilerinin hayatında heyecan yaratabilmesi, Bilgin için çok daha fazla önem taşıyor.


FOTOĞRAF: ALİ KALYONCU

STYLING: MUHAMMET BOZKURT

STYLING ASİSTANI : FİKRİ YÜZBAŞIOĞLU

SAÇ VE MAKYAJ: ONUR BAYRAM

PRODÜKSİYON: MÜGE SARIOĞLU

Gömlek: Fiji / Beymen

Saat: IWC Pilot's Watch Automatic Spitfire

Filmografinize baktığımızda tek bir tür ya da benzer hikayelere sıkışmadan farklı çalışmalar yaptığınızı görebiliyoruz. Sizin için bir projeyi diğerlerinden daha fazla öne çıkaran nedir? Projeleri nasıl seçiyorsunuz?

Önce okuduğum şeyden heyecan duymam gerekiyor, kalp ritmimi bozacak bir hikayesi olmalı. Aynı zamanda meraklanmam gerekiyor, eğer bu bir dizisiyse devamını okuma isteğimi tetiklemeli. İlk okumamda tamamen hikayenin akışına teslim olurum, bir yönetmen olarak değil sıradan bir okur gibi... Sonrasında hisler ve sezgiler ve tabii ki geçmiş birikimlerle doğru karar vermeye çalışırım. Elimden geldiğince seçtiğim her projenin diğerinden farklı olmasını önemsiyorum. Aslında daha farklı türde işler yapmayı hedeflesem de içinde olduğumuz mecralarda alanımız çok geniş ve özgür olamıyor; burada aksiyon, bilim kurgu ve polisiyeyi kastediyorum. Hem bütçesel hem teknik olarak daha zaman ve mesai alan işler olduğundan içinde bulunduğumuz şartlar altında bunları gerçekleştirebilmek çok rasyonel gelmiyor, o sebeple de proje seçerken kafadan bu türler eleniyor diyebilirim. Bazen de bir kitaptan, bir filmden, şarkıdan ya da durumdan etkilenerek proje geliştirebiliyoruz.


“Şu türde bir film/dizi çekmeyi çok isterim” dediğiniz bir şey var mı? Kariyerinize dair en büyük hayaliniz nedir?

Aslında benim en büyük hayalim, her zaman yaptığım işlerin insanlar tarafından beğenilmesi oldu; birilerinin hayatında heyecan yaratabilmesi, izlerken iyi vakit geçirmesi ve hatta tekrar izleme isteği doğurması ve tabii ki utanılacak bir şeyler yapmamak... Malum ödülleri almak herkesin hayalidir ama bu hedef olmamalı; yol giderse bir şekilde oraya gider, başarı hedefleri koyduğumda sanırım bu biraz daha mutsuzluğa itiyor beni. Bunun dışında tabii ki fantastik/bilim kurgu türünde bir iş çekmeyi ya da 18. yüzyıl sonlarında geçen atmosferik bir aksiyon filmi ya da uzayda geçen bir film neden olmasın mesela. Aslında seçenek çok, yapmak istediklerim de çok ama en doğru şey zamanlama... Umarım doğru projelerle, doğru mecralarda hayallerimi gerçekleştirebilirim.

Gömlek: Fiji/Beymen

Tişört: Beymen Collection

Pantolon: Z Zegna/Beymen

Saat: IWC Pilot's Watch Chronograph Edition "Le Petit Prince"

Son dönemde pek çok film ve dizinin yeniden çevrilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bunu yaratıcılıkta bir tıkanma mı yoksa çok sevilen hikayelerin yeniden doğuşu/ yorumlanması olarak mı görüyorsunuz?

Yeniden çevrimler her dönem her coğrafyada yapıldı ve yapılmaya devam edecek. Mesele her zamanki gibi nasıl yapıldığı; kültleşmiş işlerinin adaptasyonu riskli de olsa iyi yapıldığında ben de ayıla bayıla izliyorum. Yaratıcılığın önünde bir engel olarak görmüyorum ama şunu söyleyebilirim; var olan bir işi dönüştürmeye çalışmak, yerelleştirebilmek ya da günümüze uyarlamak, sıfır bir şey yazmaktan daha da zor olabiliyor bazen. Hele ki o işin orijinali çok sevildiyse, sadece yazarın değil, yönetmenden oyuncuya herkesin stresini daha da artırıyor. Müzikte ve modada olduğu gibi nasıl değerlendirildiği ve icra edildiği mühim olan


Her şeyin çok hızlı değiştiği, her gün farklı bir yeniliğin hayatımıza girdiği günlerdeyiz. Bir yönetmen olarak “zaman” sizin için ne ifade ediyor?

Şahsen benim için mutluluğun temelinde zaman yönetimi yatıyor. Evet, her şey çok hızlı değişiyor ama mesele buna söylenmek ya da öfkelenmek yerine “ben buna nasıl adapte olurum”u bulmak... Bu adaptasyon süreci ne kadar hızla olursa o kadar çabuk mutlu oluyorum; bu yeni bir iş, yeni bir yer, yeni bir durum; ölüm, doğum, her şey için geçerli... Ne kadar hızla bu yeni durumu ve ortamı kabullenirsem o kadar kolay oluyor hayat. Zamanla kavga etmek, zamana söylenmek yerine onunla birlikte hareket edebilmek çok kıymetli... Denge ve uyumun temelinde de bu var bence. Ama zaman yönetimi ve ritmi tabii ki her yerde farklı; iş yerinde, evde, tatilde, bunları da birbirinden ayırt edebilmek başarıyı getiriyor sanırım.


Sizce yaratıcılık özgür ruhlu olmayı gerektiriyor mu? Kendinizi en son ne zaman tam olarak özgür hissettiniz?

Depresif bir yerden söylemiyorum bunu ama özgür olma hissi epeydir kayıp, hatta “özgürlük” kavramı uzun zamandır hayatımızda yok gibi... “Old school” kalmış gibi, unutmuşuz gibi... Beyinlerimiz de algımız da içinde bulunduğumuz yer kadar sığlaşmaya başladığında bazen kendimizi özgür bile zannediyor olabiliyoruz, çünkü sistem bize bunu sorgulatamayacak kadar kaotik. Ben bu noktada yaratıcı olduğuma inanmıyorum, sanırım en özgür olduğum zamanlar çocukluk yıllarımdı, en azından daha büyük hayaller kurabiliyorduk, şimdi fark ediyorum ki hayallerimiz kalmamış.


Tişört: COS

Ceket: Z Zegna/Beymen

Pantolon: Etro

Saat: IWC Pilot's Watch Automatic Spitfire

Gözlük: Ray-Ban