Bana Arkadaşını Söyle...

İşyerinde ne kadar vakit geçiriyorsunuz? Haftada 5 gün, günde 10 saat mi? Yoksa haftanın 6 günü, günde 12 saat mi? Aslına bakılırsa çoğumuz için iş, bizi 7/24 meşgul eden, orada olmasak da aklımızın bir köşesindeki yerini kimselere kaptırmayan bir gerçeklik... Neyse ki çalışmak için yaşamayıp yaşamak için çalışmamız gerektiğini bize hatırlatan dostlarımız var. Bitmek bilmeyen toplantıların sonunda birlikte gülüp günün stresini attığımız, birlikte çıkacağımız bir sonraki iş seyahatini iple çektiğimiz iş arkadaşlarının yeriyse apayrı... İşte tam da böyle dostluklara dayanan başarılı markaların ve birlikteliklerin ilham verici hikayelerini dinledik.



Beymen Monobrands Direktörü Ayten Danışman ve Beymen Halka İlişkiler Sorumlusu Tolga Sezgin, tanıştıkları ilk gün başladığını söyledikleri dostluklarını 20 yılı aşkın süredir sürdürmeyi başarmış şanslı kişilerden...

Onu 5 kelimede anlatın desek...

Ayten: Zeki, komik, merhametli, paylaşımcı, dost. Tolga: İyi kalpli, sinirli, aynı zamanda eğlenceli, insanda alışkanlık yapan tam bir boğa burcu.






Birlikte neler yaparsınız? Ayten: Dünyadaki her şeyi birlikte yapabiliriz, özellikle de unutulmaz seyahatlerimi diyebilirim. Birlikteyken en çok da güleriz. Tolga: Birlikte seyahat etmeyi severiz.

Sizce onun en güçlü yönleri neler? Ayten: Hayatımda tanıdığım en insancıl kişidir. Sevgi ve merhamet dolu biri, çok zeki ve esprili. Beni daima destekleyen, çok sağlam karakterli biridir. Tolga: Kesin kararlı olması ve kararlarının arkasında durması... Genelde kararları doğru çıkar zaten.


Davetlerden mekân tasarımlarına, lansman etkinliklerinden showroom’lara, el attığı her mekânı güzelleştirmeye adanmış Vesaire Atölye’nin kurucusu Ayça Girgin ve çalışma arkadaşları Ece Özmen, Pelin Bulut ve Beybin xxxx aynı zamanda çok sıkı dostlar...

Vesaire Atölye’nin hikâyesini ve sizlerin bu hikâyeye dahil olma maceranızı sizden dinleyelim mi? Ayça: Vesaire’yi kurma hikayesi farklı süreçleri barındırıyor aslında ama kısaca şöyle... Reklamcı olacaktım, başka bir seçim yaptım. Önce iki yıl hatırı sayılır çiçekçilerinden birinde canım çıkarak çıraklık yaptım. Sonra ben oldum dedim, bir heyecan açtım dükkânı. Dokuz yıl olmuş; o zamandan bu yana çok yaşanmışlık biriktirdim, haliyle işi yolda öğrendim. Derken 1,5 yıl sonra dükkânla aynı sokakta Vesaire Atölye’yi kurdum. Şimdi aile gibi bir ekip ve atölyeyi kendinden bir parça gibi benimseyen nice güzel dostla, her geçen gün bir ağaç gibi kökleniyoruz. Ekipteki herkesin birbiriyle romantik ve kuvvetli bir bağı var; sanmayın ki bu fotoğrafa sığıyor, ekip geniş... Vesaire ailesinde herkes ayrı bir karakter ve doğal olarak da harmanlanıp yapılan her şeye yansıyor bu farklılık. İşin keyfi de burada zaten. Özgür ruhlarız, sevemediğimiz işlere ‘Hayır’ diyebilmek en büyük lüksümüz. Tasarım algımızın dışında kalan işlerde, para kazanmak uğruna taviz vermemek; ‘Bu Vesaire işi’ denmesindeki en büyük sebeplerden biri belki de. Bu zor dönemde bile bunu korumak her zaman önceliğimiz ve aynı güdüyle kenetlenen bu aileye çok şey borçluyum. İyi ki.

Ece: Benim Ayça ile yolculuğum çocukluğumuzda başladı. İlkokuldan üniversiteye uzanan, harika anılarla ve deneyimlerle dolu bir yol. İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık bölümünden mezun olduğumuzda, hayat kendi rotamızı çizmemiz için bize şans verdiğinde, ben kendimi müziğe ve etkinlik yönetimine adadım. On yıl boyunca etkinlik sektöründe sayısız keyifli işin parçası oldum, Ayça da hep en büyük destekçimdi. Onun çiçeklerle yarattığı dünya, sadece orada kahve içmeye gittiğimde bile nefes oldu bana. Nitekim, sektörün pandemi nedeniyle aldığı yaralar ve içimdeki durma isteği, beni bir gün Ayça’nın karşısına atıverdi; birlikte bir şeyler yapmak ve mücadele etmek için en doğru zaman olduğu inancıyla... Neredeyse 7. ayımızı devirdik. Pelin ve Beybin de bu süreçte girdi hayatıma; onlar Ayça’nın bana en güzel hediyeleri... Pelin: Sabahın altısında, düğün kolilerini taşırlarken “Keşke bu ekibin bir parçası olabilseydim” cümlesiyle çeldim sanırım Ayça’nın aklını... Her şeyi geride bırakıp gelenlerdenim. Ekibe katıldığımda bir yandan kurumsal hayatta çalışırken bir yandan yüksek lisans yapıyordum. Okulu bitirdim, işi de bıraktım, çiçeğe dair ne varsa tam zamanlı tasarlamak için kolları sıvadım. Çocukken de doğada uzunca vakit geçirir, her fırsatta bahçede resim yapardım. Eve girmek bilmeyen çocuklardandım, ayakkabıları her daim toprakla kaplı olanlardan. Yediğim meyvelerin çekirdeklerini de toprağa gömmeye bayılırdım, kaç tane ağacım var sayısını bilmem. Yetişkin olmak ise hiçbir şeyi değiştirmedi belki ama birkaç sıkıcı özellik güncellemesi geldi tabii, ekibin en sevdiği özelliğim olan aşırı detaycılık mesela... “Hadi Pelo, bitir artık” lafını çokça duyarım bizim kızlardan. Velhasıl, yeter ki işin içinde çiçekler, kuru dallar, bitkiler vesaire ama en çok da bizim ekibin kızları olsun; daha ne isterim.

Beybin: Ben de İstanbul’un taşı toprağı altın diyenlere kulak verdim, başkentten göçtüm buraya. Çeşitli sektörlerde dolu dolu geçen bir dönemin ardından biraz boşluğa düştüğümü hissetim. Ayça’yı ismen tanıyordum; arkadaşlarımın arkadaşı, çiçekçisi ve romantik bir dünyanın kurucusu olarak. Önce sezon açılana kadar yardım edeyim mi size dedim, sonra kalış̧ o kalış.̧ Sonra Pelin geldi, sonra da Ece... Biz iş arkadaşı olmanın yanında çok sıkı dostuz; dosttan öte kız kardeş̧ gibiyiz. Doğal olarak Vesaire de bir aile işletmesi oluyor.


Moda tasarımcısı Banu Bora Mumcu ve iç mimar Rezzan Benardete, şık ve sade giyinme zevkini yeniden canlandıracak bir marka yaratma fikrinde buluştu ve birlikte In the Mood for Love’ı kurdular.

Onu 5 kelimede anlatın desek... Rezzan: Banu’yu anlatmak için 5 kelime yetmez ama ilk aklıma gelenler müthiş bir dost ve sırdaş olması, ketumluğu, inanılmaz bir tasarım yeteneği ve göze sahip olması; ilham verici şekilde kendini yenilemeye, hep daha iyi olmaya ve öğrenmeye açık olması ve sıfır egosu olması... Banu: xxxxxxx

Birlikte neler yaparsınız? Rezzan: Tanıştığımızdan beri en büyük eğlencemiz birlikte oturup uzun sohbetler etmek ve şuursuzca gülmek... Birlikte seyahat etmeyi, yaşadıklarımızı en küçük detayına kadar paylaşmayı ve en güzeli de yeri geldiğinde birlikte sessizliğin içinde konuşabilmeyi ve susmayı seviyoruz.

Sizce onun en güçlü yönleri neler? Rezzan: Bence Banu’nun en güçlü yönü, kalbi ve mantığı arasında denge kurabilmesi. Ve hayatta hiçbir şeyin onun disiplininin önüne geçmemesi... Banu: O kadar samimi ve enerjisi yüksek, ışığı olan biri ki, insan tanıştıktan sonra hep yakın olmak ister ona!


Türkiye’de spor yazarlığı ve televizyonculuğunun önde gelen iki ismi Banu Yelkovan ve Merve Toy’un tesadüfle başlayan dostluğu adeta ruh eşliğine evrilmiş. Bu samimi dostluğu onlardan dinleyelim.

Ne zaman tanıştınız; dostluğunuz nasıl başladı? Banu: Bundan yaklaşık beş yıl önce Nişantaşı’nda bir kafede arkadaşlarımla buluşmak için sözleşmiştim. Geciktiler. Bir baktım, tam karşıda Merve oturuyor. Tanışmıyorduk ama spor camiasındaki az sayıda kadın çalışan arasında olduğumuzdan birbirimizi tanıyorduk. Selamlaştık. Sonra Merve yanıma geldi, sohbet etmeye başladık. Sonrasında arkadaşlarım geldi mi gelmedi mi hatırlamıyorum ama o gün Merve’yle 40 yıldır tanışıyormuşuz gibi yaptığımız sohbeti çok iyi hatırlıyorum.

Merve: Banu’yla aynı iş alanında olmamız sebebiyle tanışıyorduk ancak kendisinin de anlattığı gibi tesadüfen karşılaştık ve ilk kez uzun uzun sohbet etme şansımız oldu. Çok keyifli geçmiş olacak ki hızlıca planlı bir buluşma ayarladık. Sonra da görüşmelerimizin sıklığı arttı ve haliyle dostluğumuzun temelleri atıldı. İş ve arkadaşlık ekseninde oldukça şanslı hissettiğim partnerim artık.

Onu 5 kelimede anlatın desek... Banu: Neşelidir. Bulaşıcı ve doğal bir neşesi vardır. Çalışkandır. Akıllıdır. İyi dosttur. Hiç çaktırmaz ama bayağı evcimendir. Merve: Tek kelime olsaydı “karides” derdim! Çünkü mesafeli hatta kimilerine göre sert kabuğunun altında duygu derinliği çok yüksek bir insan Banu... Diğer dört kelimeye geçersek; güvenilir, çalışkan, organize ve çok tarz!

Birlikte neler yaparsınız? Banu: Birlikte her şeyi yapabileceğiniz türden bir arkadaştır ama biz genelde en çok yiyip içerek vakit geçiririz. Toplantılarımızı bile yemek masasının etrafında yaparız. Merve: İçinde yeme-içme olan her şeyi yapıyoruz. İş toplantılarında da, sadece sohbet etmek için buluştuğumuzda da, seyahate gittiğimizde de konunun merkezinde yeme-içme oluyor.

Sizce onun en güçlü yönleri neler? Banu: Çok fazla! Bir yanda ilkokuldan beri düzenli görüştüğü arkadaş grubu, diğer yanda dünyanın öteki ucunda yaşayan dostları, bayağı geniş bir yelpazeden bahsediyoruz ama kimseyi aksatmaz, her yere yetişir. Samimidir, komiktir. Bir türlü görünüp bambaşka olanlardan değildir. Instagram’da gördüğünüz Merve neyse, benim tanıdığım Merve de o! Kendisiyle bu denli barışık çok az insan tanıdım. Merve: Banu, güçlü bir karakter. Hem anneliğin hem de birden fazla yoğun tempolu işin gereklerini yerine getirmek zor zanaat. Daha da önemlisi, hepsini birlikte başarıyla idare ederken mutlu bir insan olmak! Güçlü karakterin en önemli göstergesi... Çevresinde olan insanların çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Bir kere çok güvenilir, samimi, eğlenceli. Her konuda bilgisi var. Seyahate gidecekseniz, Banu! Spor konuşacaksanız, Banu! Birlikte ya da ayrı işle alakalı bir şey yapacaksanız, Banu! Stil danışacaksanız, Banu! İçinizi dökecekseniz, Banu. Dinlemekten sıkılmaz, anlatırken sıkmaz. Ondan mutlaka öğreneceğiniz bir şey vardır. Banu’yla arkadaşsanız hiçbir diyaloğunuz “boşuna” olmaz. Daha ne olsun...