Emily In Paris Syndrome

Hazır yeni sezonun fragmanı yayınlanmışken zihinlerimizi yoklayıp Emily in Paris’in ilk sezonunu hatırlayalım ve dizideki Paris’e dair önyargılara birlikte göz atalım dedik. Her haliyle büyüleyici olan Paris’e bir de buradan bakın diyerek bize gösteren Sex and The City’nin de yaratıcısı Darren Star, Emily karakteriyle bize birçok yönden Carrie Bradshaw’ı hatırlatıyor. Bir iş için Paris’e taşınan pazarlama yöneticisi Emily, çalıştığı Fransız ajansa Amerikan bakış açısı kazandırmak için işe koyuluyor. Star, alışık olduğumuz aşk, arkadaşlık ve iş hayatlarını dengeye oturtmaya çalışan bağımsız kadın portresini bu sefer ‘daha çok iş, daha çok aşk’ mottosuyla rotasını New York’tan Paris’e çeviriyor. Makaronlarınız hazırsa arkanıza yaslanın çünkü Paris’in Hollywood’daki klişelerini mercek altına alacağız.



Dolce Far Niente


Eat, Pray, Love’dan aşina olduğumuz bu deyim, ‘hiçbir şey yapmamanın güzelliği’ manasına geliyor. Emily, henüz ilk gününde erkenden gittiği iş yerine vardığında kapıda kalıyor. Saatler sonra gelen iş arkadaşları, onunla alay etmekle kalmayıp fazla işkolik olduğunu ileri sürerek onu dışlıyorlar. Fransızların yaşamak için çalıştığını, Amerikalıların ise çalışmak için yaşadığını ileri süren arkadaşı da Emily’i hiç rahatsız etmiyor aksine bununla gurur duyuyor. Hiçbir şey yapmamanın güzelliğinin öve öve bitirilemediği Fransa ütopyası sizi yanıltmasın zira ekmek her yerde aslanın ağzında.



Aşk Oyunu


Elbette Paris denilince akla aşk gelmesi Emily’in suçu değil. Biz çoktan Amelie sayesinde aşkla Paris’i birbirine karıştırmıştık. Gün batmadan Julie Delpy’le kaybettiğimizi sandığımız aşkı tekrar bulup, gece yarısı da Marion Cotillard’la zamanda yolculuklar yaparak onu çözmeye çalıştık. Ama hiçbiri aşkı bu kadar sorgulatmadı. En yakın arkadaşlarından birinin sevgilisi olan Gabriel da dahil olmak üzere dizideki bütün erkekler, Emily’e ilgi duyuyor. Daha da garibi çapkınlığı ve sadakatsizliği aşk olarak tanımlayan karakterler için bu yasak aşkın entrikaları ve çekiciliği onu daha karşı konulmaz kılıyor ve buna teslim olan karakterimiz daha da Fransızlaşıyor. Aşk oyunu buna mı denir bilinmez ama fragmandan anladığımız kadarıyla Emily’i bu sezon daha çok kaos bekliyor.



Bir Dil Bir İnsan


Dizide en az, tek kelime Fransızca bilmeyen Emily’in iletişimle dönen bu sektörde Paris’te iş bulması kadar garip olan bir diğer unsur da Fransızların ya müthiş ve aksansız bir şekilde İngilizce konuşması ya da hiç konuşamaması. Ajanstakilerin düzgün ve pürüzsüz diyalogları, ajans dışında gördüğümüz çiçekçi, garson, tesisatçı gibi yan karakterlerin ise basit bir soruya bile cevap veremeyecek kadar konudan uzak olmaları bir hayli göze batıyor. Emily’e duyulan yabancı korkusu da cabası. Fransızların aşırı milliyetçi olduğu ve biz burada senin gibileri sevmeyiz dostum tavırları yine alışık olduğumuz bir klişe olsa da bu zenofobi Holywood için bile fazla.


Peki, 22 Aralık’ta gelecek yeni sezon için sizin beklentileriniz neler?