Farklıyız ama bir o kadar da aynıyız...


“Kızarmış Yeşil Domatesler”deki Idgie ve Ruth ile Evelyn ve Ninny; o ünlü filme de adlarını veren Thelma ve Louise; “Frances Ha”daki Sophie ve Frances... Dünyaları birbirinden farklı kadınları merkeze alan bu filmlerin ortak noktası, bu kadınların “norm”lara karşı verdikleri mücadeleyi, zorluklara karşı gösterdikleri direnci, birlikte eğlenmelerini ve birbirlerine karşı olan karışık duygularını konu almaları. Gücünü kadınlar arasındaki çok katmanlı ilişkilerden alan ve göz önünde olmayana ışık tutan bu filmlerin, farklı türlerde olmalarına rağmen kurdukları dilin benzerlik gösterdiği noktalar ise heyecan verici.






KIZARMIŞ YEŞİL DOMATESLER


Evliliğindeki mutsuzluğu çikolata yiyerek gidermeye çalışan Evelyn, kendisini vurdumduymaz kocasına adamıştır. Kocasının teyzesini ziyarete gittiği huzur evinde, oranın sakinlerinden yaşlı ama hayat dolu Ninny ile tanışır. Ninny’nin teklifsizce yıllar önce yaşanmış bir hikâyeyi anlatmaya başlamasıyla Evelyn, yaşlı kadına eşlik etmek zorunda kalır. O günden sonra da bu heyecanlı hikâyenin devamını dinlemek için her hafta Ninny’i görmeye gider. Ninny’nin hikâyesi, 1920’lerde Alabama’da bir ailede yaşanan dramlar, heyecanlı ilişkiler, gizemli olaylar ve dönüşümleri, iki kadının dostluğu üstünden ve dönemin sosyo-politik ve kültürel perspektifinden anlatır. İki farklı zaman dilimi arasında gidip gelen bu iki farklı hikâye, tüm kadın kahramanların birlikte dönüşmelerine ve güçlenmelerine yol açar.


“Tomboy” olarak büyümüş Idgie, erkek egemen Amerikan toplumunun normlarına uymayan, “sıra dışı” bir genç kadındır. Ağabeyi Buddy’yi trajik bir kazada kaybettikten sonra ailesinden uzaklaşır ve başına buyruk bir hayat yaşamaya başlar. Hem aile dostları hem de Buddy’nin gözdesi Ruth ise, oldukça zarif ve saf görünüşüyle Idgie’nin zıttı gibidir. Başta uyumsuz görünen iki kadın arasında zamanla derin bir bağ kurulur ve başlarına ne gelirse gelsin bu bağ onları hayata karşı çok daha güçlü kılar. Ruth ve Idgie birbirlerine hayatın farklı yönlerini gösterirler ve birlikte hayal kurup, eğlenip, çalışıp, mücadele edip, birlikte güçlenip, birbirlerini dönüştürürler. Tüm bunları, toplumsal cinsiyet normlarını beyaz erkeklerin belirlediği bu dönemde, tam da onlara meydan okuyarak yaparlar. Sadece birbirlerini değil, dönemin ırkçı yaklaşımından payına düşeni alan çevrelerindeki insanlarını da hayatlarına dâhil ederler. Yakınlaşırken birbirlerini çoğunlukla, koşulsuz kabul ederler. Öfke patlamaları ve sükûnetin paralel gittiği hayatlarında yeni duygular keşfederler. Bu derin bağın romantik bir arka planı olup olmadığı ise yoruma açık kalır; ki bu da filmi daha katmanlı ve cesur bir hale getirir. Idgie’nin, Ruth’a bal toplamak için elini arı kovanına soktuğu sahne ve devamındaki diyalog, küçük tebessümler ve tutkulu çıkışlar, bu ilişkiye dair uyanan soruların film boyunca akıllarda kalmasını sağlar. Her şeyin ötesinde, tüm imkansızlıklara rağmen, bu dostluk iki kadını hayata bağlar.


Öte yandan, ileri yaşına rağmen hikâyesini canlı, akıcı ve detaylı bir biçimde aktarmayı başaran Ninny, hafızasının gücüyle her iki hikâyeye de yön verir. Hatta adeta tüm karakterlerin hafızalarını kendi bünyesinde toplayan dev bir anı kaynağı gibidir. Bu süreç, Ninny ve depresyon belirtileri gösteren Evelyn için de bir yolculuk etkisi yaratır. İkili gitgide yakınlaşır. İlk tanıştıklarında her duruma edilgen bir yaklaşımla ayak uyduran, kendi duygularını görmezden gelen Evelyn, diğer hikâyenin kahramanlarıyla paralel olarak dönüşmeye başlar. Kendi için yaşamaya karar verir ve büyük patlamalarla başlayan duygularını ifade etme serüveni, mutluluk çığlıklarıyla sürer. Sonunda da Ninny’i ailesine dahil eder. İki farklı zaman diliminde akan hikâyedeki dört kadın, taşıdıkları sırlarla birbirlerine tutunurlar ve içlerindeki gücü ortaya çıkarırlar. Ninny, filmin sonunda şöyle der: “Hayattaki en önemli şey arkadaşlar, iyi arkadaşlar.”




THELMA VE LOUISE


Thelma, özgüveni azalmış, kocasının sözünden çıkmaya çekinen bir kadın; Louise gözü pek bir garson... Louise, sevgilisiyle arasının bozuk olduğu bir hafta sonu Thelma’nın da aklını çeler ve sonrasını düşünmeden kendilerini iki günlük bir tatile doğru yola çıkmış bulurlar. Thelma, kocasından izin almadan ilk kez böyle bir şey yapmıştır. Genç kadın, evliliği süresince kendini dış dünyaya kapatmış, çekingen bir insan haline gelmiştir. Louise ise yüksek özgüveni ve maceracı ruhu ile Thelma’yı çekip çevirir. Gidecekleri yere varamadan bir barda dururlar. Thelma, içkinin de etkisiyle yavaş yavaş rahatlamaya başlar. Louise’in kontrolcü tavırlarına rağmen kendisini uzun zamandır yaşamadığı eğlencenin heyecanına kaptırır. Gecenin devamında, kendisine tecavüze yeltenen bir adama direnmeye çalışırken Louise gelir ve tartışma sırasında adamı vurur. Filmin bu sahneden sonrası tempolu bir kaçış hikâyesine dönüşür.


Sadece o anda değil, daha önce de birbirlerinden başka güvenecekleri kimseleri olmadığı gerçeğiyle yüzleşen iki kadın, içine düştükleri bu korkunç durumdan bir taraftan da zevk alırlar. Daha önce hiç tatmadıkları heyecanlar, yüzleşmeler ve korkular yaşadıkları bu bilinmezliklerle dolu yolculuk onları özgürleştirmiştir. Birbirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri kalmadığı bu süreçte, sadece anı yaşarlar ve cinsellikten şiddete en ilkel duygularıyla yüzleşirler. Bunları yaşamak ve dile getirmek, daha önceki “normal” hayatlarından çok daha canlı hissetmelerini sağlar. İnişli çıkışlı ruh halleri, ara ara gelen histeri krizleri, korkmayı bıraktıklarında içlerinden çıkan büyük güç onları birbirine bağlar. Bir tarafın güçlü, diğer tarafın güçsüz olarak başladığı bu yolculukta, güç dengeleri sürekli değişir ve yeni deneyimlere duyulan heyecan, paniği bastırır. Bu birbirinden güç alma ve özgürleşme halleri o kadar ileri bir safhaya ulaşır ki birlikte paylaşabilecekleri en büyük şeye doğru son hız, hiç düşünmeden ilerlerler. Kadınların peşindeki polis şefinin, erkeklerin önyargılarına karşı bu iki kadını korumaya çalışması, sistemin özeleştirisi olarak filmde yerini alır. Tecavüze teşebbüs karşısında bile kadının suçlanacağı bilinciyle her şeyi göze alan bu iki kadın ve yol boyunca uğradıkları erkek tacizine karşı verdikleri şiddetli mücadele, feminizmin izlerini taşır ve izleyiciyi mest eder. Dramatik ve mizahi unsurları son derece dengeli olan filmin sonunda ise kahramanlarımızın birbirlerine duymuş olabilecekleri romantik bağ izleyicinin aklında yer eder.


FRANCES HA


Nevi şahsına münhasır ya da kendine özgü Frances; çocuksu neşesi, bir türlü planlayamadığı hayatı, dağınık evi, duygusal dalgalanmaları ve anlık kararlarıyla, naif, çocuksu bir dansçıdır. Alışılagelmişin dışında bir iletişim tarzı vardır ve bu, girdiği ortamlarda zaman zaman “tuhaf biri” olarak algılanmasına neden olur. Ev arkadaşı ve en yakın dostu olan Sophie ile yatağını bile paylaşmaktadır. Aslında ayrı bir yatağı olmasına rağmen, Sophie öyle istediği için onunla yatmaya devam eder. Hayatı o kadar Sophie’nin eksenindedir ki sevgilisi kendisiyle birlikte başka bir eve taşınmasını teklif ettiğinde, ev arkadaşını bırakamayacağını söyler ve ayrılırlar. Dans etmeyi çok sevmesine ve bir kumpanyada yedek dansçı olarak çalışmasına rağmen, insanlarla tam uyumlanamadığı gibi, bedeni de dansla tam uyumlanamaz. Uzun zamandır beklediği yıl sonu turnesinden çıkartıldığını öğrenmesi ve Sophie’nin, daha iyi bir semtte oturduğu için başka birinin yanına taşınması, Frances’in mücadele gücünü kırar. Sophie’nin yokluğunu derinden hissettiği; hayal kırıklığı ve parasızlıkla savrulmaya başladığı sırada, iki erkekle ev arkadaşı olur. Romantik bir ilişkiye girmediği bu iki adam da sıra dışı tiplerdir ve üçü iyi anlaşırlar. Hayatını planlayarak değil, duygularının peşinden koşarak geçiren Frances, başka bir yere ve sonra başka bir yere taşınmak zorunda kalır. Tüm bu süreçte, tam koptukları düşünüldüğü sırada, bir dargın bir barışık yaşadıkları ilişkilerine tekrar dönen iki kadın, her seferinde birbirlerini ne kadar sevdiklerini ve önemsediklerini tekrar tekrar keşfederler. Birinin evlenmesi, diğerinin gene anlık bir içgüdüyle iki günlüğüne başka bir ülkeye gitmesi, aylarca hiç haberleşmemeleri bağlarını koparamaz. Hep kaldıkları yerden devam ederler ve ilginç bir şekilde en zor zamanlarda, bir geceliğine de olsa birbirlerinin yanında olmayı başarırlar ve yaralarını sararlar. Diğer iki filmin kahramanlarından farklı olarak, bu iki kadın birbirlerine karşı olan duygularını birkaç öfke patlaması anı dışında, içlerinde yaşamaya çalışırlar. Bazen birbirlerine teğet geçip kendi yollarına giderler, bazen tekrar karşılaşırlar. Tüm bu süreç onları başlangıçtan bambaşka bir noktaya taşır sonunda. Özellikle Frances; sonunda büyür, yetişkinlere özgü kararlar verir ve tabii ki iş kıyafetleriyle sokakta dans eder. Kendi evini tutar ve soyadı uzun olduğu için posta kutusuna kısaca “Frances Ha” yazar.