top of page

Yaratım Zamanı: Gülen Yelmen

Harper’s Bazaar Genel Yayın Yönetmeni Gülen Yelmen, çalışıyormuş gibi hissetmediği, eğlenceli ve tatmin edici bir mesleğe sahip olduğu için kendini şanslı hissettiğini söylüyor. Yelmen’le yayıncılık dünyası ve zaman üzerine konuştuk.





Yayıncılık alanında uzun ve başarılı bir kariyeri sürdürüyorsun. Bu arada başka bir şey deneme şansın oldu mu yoksa hiçbir zaman yayıncılıktan başka bir kariyer düşünmedin mi?


Stajyer olarak başladığım dergicilik kariyerimde 24. yıl bitti. Nasıl geçtiğini anlamadığım bir hızda ve durdurulamaz bir tempoda, gece gündüz demeden çalıştığım yıllar... Loup’la dia’ları seçtiğimiz ışıklı masalar, faksla gelen basın bültenleri, yazılar; ispirto kokan ozalitler... Her biri hatıramda kazılı seyahatler, defileler, davetler... Çalıştığımı hissettirmeyen eğlenceli ve tatmin edici bir meslekte olduğum için kendimi çok ama çok şanslı sayıyorum. Tabii ki başka işler de denemiştim ama yayıncılıkla kendimi buldum sanki. Sahne tozu yutmaya başladığım 2000 yılında hayatım değişmişti.


Yayıncılık, her şeyin zamanla yarıştığı ve işin doğası olarak bir şeylerin hep son anda tamamlandığı bir iş. Senin zamanla ilişkin nasıl?


Zaman hep peşinden koştuğum bir kavram. Eskiden insanlar “keşke günler 25 saat olsa” derdi, ben de “ne kadar şımarıklar” diye düşünürdüm. Şimdi o duyguyu çok iyi anlıyorum. Yayıncılıkta hep zamanla yarıştığımız için artık her şeyin bir şekilde yetişeceğini ve tamamlanacağını çok iyi biliyorum. Özel hayatımda da hiçbir şeyi kafama takmıyorum; kısacası her şey yetişiyor, oluyor çünkü artık “oldurmayı” öğrendim.





Okuma alışkanlıkları sürekli değişiyor, kitapların bile seyahat boyu çıktı. Tabletler, telefon ekranları derken basılı bir derginin başında olmak sana nasıl hissettiriyor?

Teknolojinin bu anlamda dönüştürdüğü okuyucuyu anlamak zor oluyor mu?


Evet, bazen giderek kaybolan, sonu yaklaşan bir mesleği yaptığımı düşünüyorum. Sonra da şöyle teselli buluyorum. Biz bir şey yaratıyoruz. Model, fotoğrafçı, kıyafet, saç, makyaj ve konsepti birleştirip ortaya bir olgu çıkartıyor; daha önce olmayan bir

şeyi yaratıyoruz. Sonuç olarak insanların internette daha önce görmediği, gözünün aşina olmadığı bir imaj çıkıyor ortaya. İlkişe başladığımda Fatoş Yalın bana sormuştu, “neden dergicilik yapmak istiyorsun” diye. Cevabım şu olmuştu; ticaret yapsan ya da servis sektöründe çalışsan, çabala dur, günün sonunda yarattığın, elinde tuttuğun bir şey yok. Öte yandan fabrika işçileri gibi ayın sonunda “ben bunu ürettim” demek bence en büyük tatmin!


Modayı dergi dünyasından ayrı düşünmemiz mümkün değil. Bu anlamda neredeyse paralel diyebileceğimiz bir ilişki içerisindeler. Senin modayla olan ilişkin nasıl?


Bazen modanın İngilizcesi “fashion” olmamalı, yanlış tercüme, “mood” olmalı diyorum. Çünkü Fransızcası “la mode” yani o anki durumun, “mood”un. Kitlelerin mood’unun değişimiyle moda da değişiyor. Savaş sonrası insanların özgürlüğe olan açlığının mini etek modasını getirmesi gibi kitleler nasıl hissediyorsa o hisse tercüman olan giysiler giyiyorlar ve moda şekilleniyor. Trendsetter’lar ise “neden bunu denemiyorsunuz” diyen kişiler bence! Bense alışverişten nefret ederim, genelde giyinmekten de çok sıkıldım. Mümkünse rahat olayım...


FOTOĞRAF / PHOTOGRAPHY: ONUR EŞİYOK

SAÇ, MAKYAJ / HAIR, MAKEUP: ONUR BAYRAM

PRODÜKSİYON / PRODUCTION: MÜGE SARIOĞLU

Comments


bottom of page