İnsan Sesinde Kusursuz Bir Yolculuk

Kusursuzluk diye bir şey var mı? Eğer varsa, acaba nasıl tanımlarız kusursuzluğu? ‘Kusuru olmama durumu’ndan öte bir ifadeyle.. Öyle olsa bile, kusur ne demek? Neye, kime göre, hangi açılardan?



Fazla erken bir yaşta kendi kendine okuma yazmayı öğrenmiş, okulda herkesin gözü üzerindeyken asla hata yapmamaya odaklanmış ve yaptığı her şeyi -hobi diyemiyorum- yalnızca en iyi şekilde yapmaktan zevk alarak büyümüş bir çocuk olarak bu ve bunun gibi konular hayatımda beni hiç yalnız bırakmadı. Bundan on dört yıl önce yine erken sayılabilecek bir yaşta, o dönem Matematik okuduğum Boğaziçi Üniversitesi’nin müzik kulübünde caz korosunun şefliğini devraldım. Sanırım o zamanlar bu kavramla gerçek anlamda yüzleşmeye ve daha sonra da yıllar içinde böyle bir şeyin varlığını sorgulamaya başladım.


İlk iş, herkese yeni baştan bir seçme yaptım. ‘Kusursuz’a ulaşma yolunda ilk adım olsa gerek.. Ardından müthiş bir araştırma süreci, saatler süren uzun ve yorucu provalar, bir ölçüdeki ufacık bir nüans için defalarca alınan tekrarlar, noktasına virgülüne, boşluk sayısına kadar aşırı titizlendiğim yazılar, konser programları, en ufak detayıyla ilgilendiğim kostümler, sahnede gösterilecek slaytlar, teker teker ayarlanan ışık açıları, sahne düzeni derken, o ilk performans…


Nasıldı peki? Çok iyi.

Peki ya kusursuz muydu? Elbette değildi.

E o zaman? Devam…



Herhalde hayat beni bu konuda sınayabileceği en sağlam şeylerden biriyle sınadı: Kusursuzluk arayışı ve ‘insan sesi’. Eşliksiz koro müziği, yani hiçbir enstrüman desteği olmadan, sıfır elektronik altyapıyla ve yalnızca insan sesiyle yapılan müzik. Kusursuza giden bir yol varsa, o da herhalde hiçbir aracı olmadan, belki de evrendeki her türlü varlıkla direkt iletişim kurabileceğimiz şey, kendi sesimiz olmalı. Ama düşünsenize, o seslerle hep birlikte ortaya kusursuz bir şey çıkarabilmek için korodaki herkesin de teker teker kusursuz olması gerekecek. En başta da koro şefinin!


Böyle söyleyince kulağa ne kadar da basit duyuluyor, öyle değil mi? Değil. En azından benim için öyle olmadı, hala da pek rahat edebildiğimi söyleyemem. Mesela bizim herhangi bir konserimizde, bulunduğunuz yerden sahneye baktığınız zaman, hem boş hem de doluyken mükemmele yakın bir simetri görürsünüz. Diyeceksiniz ki e siz müzik yapmıyor musunuz, bu görsel takıntısı niye? Onların hepsi bir bütün. Aynı anda göze, kulağa, birçok duyuya hitap eden her şey, komple bir performans. Sırf o sahneyi kurmak için bile dakikalar, bazen saatler harcadığım olur. Hiç erinmeden salonun her tarafını gezerek, yerlerde sürünüp milimetre hesabı yaparak, kurduğumuz platformları defalarca bozup yeniden yerleştirerek.. Bu sahne düzenleri çoğunlukla inanılmaz göründü, harika fotoğraflar verdi ve şüphesiz, performans anında duyduğu sesle de birleşince izleyiciyi genellikle büyüledi. Ama acaba değer miydi bu kadar uğraşa, kim bilir neler götürdü? Ya da zaten daha iyisi yok muydu? Asıl soru, en basit bir sahne düzeni için bu kadar emek verilen bu performansın müzikal hazırlığını düşünebiliyor musunuz?



Kusursuzu ararken geçirilen günler, geceler, haftalar, aylar.. Sabahtan geceye kadar süren provalar, çok kez kendini kaybedişler, gelgitler, ‘olmadı baştan’, ‘bir de şöyle deneyelim’ler, zorlanmalar, sonsuz stres, yorgunluk ve motivasyon düşüklüğü… Bir tek notanın, en doğru, en iyi söylenebilmesi için verilen çok büyük çaba. O bir tek notanın gürlüğü, tınısı, entonasyonu, artikülasyonu, öncesi, sonrası, söyleyen herkesin kendi içindeki birliği, o notayı söyleyenlerin diğer notaları söyleyenlerle teker teker uyumu ve bunun gibi binlerce notadan oluşan bir tek eser…


Bunlarla bitiyor mu, tabii ki hayır. Eserin yazıldığı dönemde, bestelendiği sokaklarda gezinmek, her bir kelimenin izini sürmek, bir cümleyi sayısız şekilde okumak, her heceye denk gelen notaların peşine düşmek, o hecelerin oluşturduğu kelimelerden oluşan bir ezginin kaç farklı anlama gelebileceğini aramak, o anlamların her birini en güzel, en doğru, en kuvvetli nasıl ifade edebiliriz diye saatlerce tartışmak, sonsuz kez deneyip yanılmak ve bazen uzlaşmak, bazen de uzlaşamamak...


Asla sonu olmayan müthiş bir ince işçilik ve ‘rafineleşme’ süreci yani. Bazen o bir tek eserin saatlerce sürebilen bir stüdyo kaydı, bazen de onlarcasından oluşan bir konser…


Önceleri müziği ya da sanatı daha çok, ulaşmak istediğim ‘mükemmel bir nokta’ gibi görürken, yıllar geçtikçe aslında bunun bir süreç olduğunu anladım. Aslında hiç bitmeyen ve bitmeyecek olan, kusursuzu arayış ve o yolculuk, sanatın, hatta yaşamın ta kendisi. Bunu fark ettikçe, o yolu gitmekten daha da fazla zevk almaya başladım. Yine zorluyorum, belki her gün daha da çok. Ama artık neredeyse biliyorum, ulaştığım bir nokta olmayacak sonunda. Bunu bilerek, yolun keyfini çıkararak gidiyorum. Mükemmele ulaşma arzusuyla, tutkusuyla, her defasında daha da içine girerek, daha da yoğun hissederek ve hissettirerek.


Düşünür, yazar Ernst Fischer çok güzel söylemiş: “Makineler daha verimli ve mükemmel hale geldikçe, kusurun insanın büyüklüğü olduğu açıklığa kavuşacaktır.” Ne kadar ilginç, halbuki biz tam tersini öğrenmemiş miydik? Kusur nasıl ‘insanın büyüklüğü’ olabilir? Belki de öyledir.


Dinlediğimiz bir müzik, izlediğimiz bir canlı performans bizi harekete geçirebiliyor mu, tüylerimizi ürpertebiliyor, gözlerimizi doldurabiliyor mu, düşündürebiliyor mu, alıp götürebiliyor mu hiç bilmediğimiz bir yere? Yani bize ‘dokunabiliyor’ mu, belki de asıl soru bu. Bize tüm bunları hissettirebilen şey de kusurlarımız değil mi aslında, bizi ağlatan, bizi heyecanlandıran? Güzel kusurlarımız, ‘kusursuz’ kusurlarımız… Tek bir notanın, tek bir sesin içinde çıktığınız sonsuz yolculuk, o sesin içinde kendinizi kaybedebilmek, kesintisiz çizgi, akış hali, toprağa dokunmak, ayağının yere sıkıca basması, bir yandan da en yükseklerde uçmak, hem yerle hem de gökle bağlantılı olma hissi… Peki ya eğer kusurlarımızı yok edebilseydik, makinelerden ne farkımız kalırdı o zaman?


Bugünlerde her konuda olduğu gibi, sanatta, müzikte de makinelerden yani ‘yapay zeka’dan çokça bahsediyoruz. Büyük bir heyecanla, merakla, kimi zaman da endişeyle… Gerçekten de, tek başına yapay zeka ‘sanat’ yapabilir mi? E onun cevabını da siz verin.


Tüm bunları düşününce, eğer görebileceğimiz, dokunabileceğimiz türden bir kusursuzluk varsa, o da bence ‘her şeye rağmen’ tutkularının peşinden gitmek, asla vazgeçmemektir, yapabileceğinin en iyisi için varını yoğunu ortaya koymaktır, onlarca kez düşsen de her seferinde ayağa kalkıp devam etmek, gerektiğinde herkesi karşına alabilmek, kimse sana inanmazken kendi inandığın yolda yürüyebilmektir, içtenlikle kendini, kalbini açmak, herkesin ve her şeyin ortasında en yoğun hislerinle çırılçıplak ve savunmasız kalabilmektir, kusurlarını kabul edip, bizleri insan yapan şeyin de bu olduğunun farkına varabilmektir. Gerçekten ve tüm içtenliğinle özür dileyebilmektir. Günün sonunda ‘her şeye rağmen’ değil, ‘her şeyle birlikte’ diyebilmek ve şükredebilmektir.


Şimdi beni tanıyanlar, bazı arkadaşlarım, dostlarım bu yazının benim elimden çıktığına inanmakta zorlanacaklar, ama gerçek bu. Hatta koroda benimle bazen bir tek ölçü için, hatta bir nota için saatlerini veren, ufacık bir konunun minicik bir detayı için saatlerce, günlerce tartıştığım yol arkadaşlarım… Acaba bu yol nereye gidiyor, bize neler öğretiyor? Sonsuz bir arayış… Benim de bu yolculuk esnasında öğrendiğim belki de en önemli şey, ne olursa olsun hiçbiri bir insanın kalbini kırmaya değmiyor. O yüzden, birlikte ‘kusursuz’ olanı aradığımız bu yolda bir kez daha, istemeden kırdığım herkesten ve hatta kendimden de özür diliyorum. Hep birlikte, iyi ki varız!



Evet, müzikte belki kusursuzluk diye bir şey yok ama sonuna kadar kusursuzu aramak var, hem de olmadığını bile bile.. Ya da acaba böyle bir şey gerçekten var olabilir mi, henüz ‘hiçbirimizin göremediği’ bir yerde, sonsuzlukta?


Dinleme önerisi

Caroline Shaw: Partita for 8 Voices

https://open.spotify.com/album/4LHSzEQPF6Iw20BGppFk31