KADIN

Yıllar yılı yönetmek ve idare etmek yükümlülüğü altında ‘ezilen’ erkekler için insan ırkının yarısının, doğası gereği kendinden aşağı olduğunu hissetmek azami bir önem taşımaktaydı. Yalnızca bir güzellik simgesi, bir esin kaynağı olarak benimsemiş; adına şiirler, şarkılar yazmış olduğu kadını, işçi tulumları içinde alın teriyle görmek istememesi de anlayışla karşılanabilirdi. 18. yüzyılda Fransa’da başlayan bir devrimde kendi haklarını bir nebze olsun alabilmiş kadın; duvarları yıkıp kaleme, fırçaya, politikaya, iş hayatına koşmuştur. Tabii bunlar bir gecede olmamıştır. Devrimden yüzyıl sonra, okyanusun ötesinde New York’ta, Triangle adlı bir gömlek fabrikasında bir yangın çıkar 123’ü kadın olmak üzere 146 kişi vefat eder. Rivayete göre kadın, bu olayı unutmamak ve her sene hemcinslerini anmak için bu günü, kendi günü ilan eder.




Feminizmin ilk bildirgesi sayılan Olympe de Gogues’e ait Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, Fransız meclisinin 1791’de yayınladığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne bir cevaptı ve aslında onun kopyasıydı. Gogues, bildiriyi alıp sadece erkek kelimesinin yerine kadın kelimesini getirip yayınlayarak aslında tek istediğinin eşitlik olduğunu anlatmak istemişti. Çok sonradan ‘Kadınların darağacına çıkma hakkı varsa kürsüye çıkma hakları da olmalı.’ sözüyle ünlenen Gogues, o zamanlar kimse tarafından ciddiye alınmamıştı. Zaten çok geçmeden düşünceleri ve eserleri yüzünden giyotinle idam edildi.





İki yüzyılı aşkın süredir devam eden kadının eşitlik arayışı elbet kaydadeğer bir gelişim yaşadı fakat 21. yüzyılda hala bunun savaşını veriyor olmamız bile fazlasıyla üzücü. Feminizmin kadınları koruyup kollamak olarak yanlış anlaşıldığı ülkemizde ‘annelik’ mefhumuna olan saygıdan ileri gidemeyen bu gidişatı tersine çevirebilecek olan yine kadının kendisidir. Virginia Woolf’un da dediği gibi ‘Kadınlık korunmaya muhtaç bir varoluş olmaktan çıkınca her şey olabilir.’