Kusursuz Bedenler Tarafsız Sevgiler

Fiziksel görüntümüz değil de kendimizle ilgili, bizi tanımlayan diğer şeyler diyaloğun parçası olsa... Sürekli görüntümüzle ilgili bir şeyleri değiştirmek yerine onu olduğu gibi kabul etmeye ya da çok ciddiye almamaya odaklansak... Acaba aynada gördüğümüz her şeyi sevmeden de mutlu yaşamak mümkün olabilir mi?



Bebekken başlıyor bedenimizle olan fazlasıyla karmaşık ilişkimiz, sonsuz kavgamız... Minik burnunu annesinden almış, ince uzun parmaklarını da babasından... Sonra büyüdükçe aynada devam ediyor. Neden saçlarım kıvırcık değil? Neden gözlerim yeşil değil? Neden boyum biraz daha uzun değil? Artarak devam ediyor. Barışık olmadığımız, kimi zaman da bakmaya katlanamadığımız sayısız özelliğimize yenileri ekleniyor. Fazla kilolar, yüzdeki kırışıklıklar, beyazlaşan saçlar... Dijital ekranlardaki kusursuz bedenler, mükemmel yüzler, ışıl ışıl saçlar üstümüze üstümüze gelirken, biz ölümlüler, kusurlu bedenlerimizde, zalim ruhumuzun da etkisiyle her seferinde biraz daha derinlere hapsoluyoruz. Peki, hiç mi çıkış yolu yok? Var tabii... Günümüzde tıptaki gelişmeler sağ olsun hemen imdadımıza koşuyor ve her şeyin bir çaresi var diyor; hem de sadece 15 dakikada yeni bir çene, çizgisiz bir alın ve dolgun dudaklar vaat ediyor, etkisi 2 seneyi geçmeyen...


Çizgiler tamam, aynadaki beni yavaş yavaş sevmeye başladım derken, bu sefer de daracık jean’ler, mini etekler, seksi bikiniler çıkıyor karşımıza. Tam bu sırada da sosyal medyada başlayan ve son derece popüler olan, bazen de yanlış anlaşılan beden olumlama akımı çıkıyor karşımıza. “Bedenini sev, kendini sev,” “İdeal yoktur, standart yoktur. Sağlıklı beden ideal bedendir” diye bağırıyor, kadın moda ürünlerinin pazarlama stratejileri. Lüks moda markalarının koleksiyonlarını, 0 beden modellerin yanında “plus” diye tanımladığı kıvrımlı modeller tanıtıyor. Moda incecik, uzun boylu, çoğu zaman dolgun dudaklı ve uzun sağlıklı saçlarla salınan şanslı azınlığın olmaktan çıkıyor, “Ben herkese göreyim” diyor. Oldu bu iş, diyoruz, artık 36 beden olma baskısı yok üzerimde, üstelik istediğimizi giyebiliriz diye seviniyoruz...

Beden olumlama burada da durmuyor tabii, asıl amacına nihayet varıyor. Spot ışıklarını üzerine, rüzgârı da arkasına almışken, daha da çeşitlilik kazandırıyor kendine, başka kimlikleri de ekliyor partiye... Engelli, trans, queer, non-binary... Herkese kollarını açıyor ve bir kez daha haykırıyor; bedeninizi seven diye, “çünkü bedeninizi sevmek kendinizi sevmektir” diyor.



Beden Tarafsızlığı

Bu yaşımıza kadar bedenimizle yaptığımız tüm kavgaları bir kenara bırakmak, biraz sosyal medya biraz da pazarlama ürünlerinin etkisiyle bedenimizi kabuk etmek, onunla barışmak ve bunu güvenle haykırmak bu kadar kolay mı? İnsan düşünmeden edemiyor; bedeninizi sevin baskısı kimilerinde daha büyük bir depresyona sebep olmaz mı? Bedenini sevmeye çalışırken bunu başaramamak insanı daha da güvensiz ve mutsuz yapmaz mı? İşte bu noktada, ayakları daha sağlam yere basan bir kavram giriyor hayatımıza: “Beden tarafsızlığı”. Bedenimize karşı tarafsız olabilir miyiz? Onu sevmek zorunda olmadan, görüntüsüyle barışık olma baskısını bir kenara bırakıp, işlevini kabul edip, onu olduğu gibi kabul etmek ve kucaklamak mümkün mü? Kendimize verdiğimiz değeri veya toplumun bizi nasıl kabul ettiğini nasıl göründüğümüz belirlemese mesela... Fiziksel görüntümüz değil de kendimizle ilgili, bizi tanımlayan diğer şeyler diyaloğun parçası olsa... Sürekli görüntümüzle ilgili bir şeyleri değiştirmek yerine onu olduğu gibi kabul

etmeye ya da çok ciddiye almamaya odaklansak... Acaba aynada gördüğümüz her şeyi sevmeden de mutlu yaşamak mümkün olabilir mi?



Japon kültürü ve felsefesi birçok derin, zengin ve anlamlı kavramı içinde barındırıyor. Konu güzellik ve estetik olunca da Japonlar yine duramamış ve eşsiz bir yaklaşım ortaya koymuşlar: Wabi-Sabi. Bu yaklaşım sadece merak uyandıran bir kavram değil; insanı kusurlu güzellikleri aramaya, hayatın doğal olan döngüsünü kabul etmeye yönlendiren bir öğreti aslında. Wabi-Sabi’ye göre, her şey süreksiz, eksik ve kusurludur. İşte tam da bu nedenle, mükemmellik imkânsızdır ve süreksizlik tek yoldur.


Mükemmellik diye bir şey yoksa ve kusurlu olmak hayatın tam da kendisiyse, değişim esassa ve her şey değişim halindeyse; hatta doğada, biz dâhil hiçbir şey tam değilse, mükemmeli bulma, sürekli ona sahip olma takıntımızdan kurtulmak da belki mümkündür, ne dersiniz?