top of page

Mutlu Ütopya Yoktur


Ütopyanın bir tür olarak edebiyattaki başlangıç noktası, Platon’un Devlet’idir (İÖ 380). On kitaptan oluşan Devlet’te Platon, hocası Sokrates’i konuşturur. Ve onun aracılığıyla ideal devletin nasıl olması gerektiğini anlatır. Bir başka önemli örnek 12. yüzyılda gelir: Endülüs filozof İbn Tufeyl’in Hay Bin Yakzan adlı kitabı. Doğrudan ütopik bir eser olmaktan çok felsefi roman havasındadır (hatta ilk felsefi roman olarak kabul edilir) ve Avrupa’daki Bildungsroman (Gelişim Romanı) geleneğinin başlangıcıdır. Annesinin bir sandığa koyarak denize salıverdiği bebeğin, ekvatorun güneyinde ıssız bir adaya sürüklenişi ve orada bir geyiğin emzirerek onu büyütmesini konu alan bu kitap Thomas More’un Ütopya’sını etkilemiştir.


Bugünkü ütopya edebiyatının başlangıcı ve ütopya sözcüğünün isim babası ise Thomas More’dur. More, 1516’da yayımlanan Ütopya’sını bir ada olarak kurgular. Aynı zamanda bir İngiltere alegorisidir karşımızdaki. Bir denizcinin tesadüfen keşfettiği adada halkın kurduğu mükemmel düzeni anlatır. Anlatıcı inanç açısından değil us açısından bakar mevzulara. Bütünüyle akılcı yöntemlerle yönetilen, ortak mülkiyete dayalı, varlığın eşit şekilde paylaştırıldığı bir ideal devlet vardır merkezde. Kitapta insanın kötü hırslarına tek çare olarak ortak mülkiyet gösterilir. Bu metin Türkçeye Sabahattin Eyüboğlu, Vedat Günyol, Mina Urgan tarafından çevrilmiştir ve bu birbirinden değerli isimlere “komünist propagandası yapma” suçlamasıyla soruşturma açılmıştır. Bu da bize şunu gösterir: Günümüzde “sakıncalı” tür olarak görünen distopya olsa da “kötü örnek” olma sırası farklı zaman ve koşullarda ütopyaya da gelebilir.


Thomas More gibi Platon’un Devlet’inden yola çıkan bir başka ütopya örneği de Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi’dir (1623). Campanella’nın hapisteyken yazdığı kitapta, Güneş Ülkesi bir filozof-rahip tarafından yönetilir. Özel mülkiyet yasaktır. Her şey ortaktır. Ekolojik ütopyaların atası kabul edilen bu eserde salgınların olmadığı bir dünya anlatılır.


Bu örneklere Yeni Atlantis (Francis Bacon, 1624), Oceana Devleti (James Harrington, 1656), Gulliver’in Gezileri (Jonathan Swift, 1726) de eklenebilir. Gerçi Gulliver’in Gezileri’nde distopyaya dair özellikler de gözlenir.

Ütopya metinlerinde ahenkli bir toplum vardır. İnsanlık yabani otlardan arındırılmıştır (bu yabani otlar distopyaların baş karakterleridir). İdeal bir tablo vardır karışımızda. Ve bir şeyi ideal olarak ortaya koymanın ardında bazı tehlikeler yatar. Max Weber’in “ideal tip” terimi faşizmin köklerinde vardır. Hatta “ütopyacı faşizm” diye bir terim de mevcuttur. Her örnek faşizmle bağlantılı olmakla suçlanamaz kuşkusuz ama ütopyalarda hemen her zaman ideal noktada durmuş, değişime kapalı bir yapı vardır. Distopyalarda manzara çok daha kasvetli olsa da yapı ilginç bir biçimde daha iç açıcıdır. Çünkü değişime açık hatta değişmesi zaruri bir gidişat vardır ortada. Bu yönüyle distopyaların devrimci bir duruşu, “Peki şimdi ne olacak?” sorusuyla beslenen merak unsurunu ayakta tutan bir yanı vardır.


DİSTOPYA NEDEN DAHA İLGİ ÇEKİCİ?


Distopya sayısız diziye, filme, çizgi romana malzeme olan fazlasıyla ilgi çekici bir alt-türken, ütopya “demode” ve “sıkıcı” bir form gibi görünür ve popüler kültürde pek karşılığı yoktur.


Bunun birçok nedeni vardır kuşkusuz. Aklıma gelen ilk üç nedeni kısaca özetlemeye çalışacağım.İlki, Gündüz Vassaf’ın kült kitabı Cehenneme Övgü’de söz ettiği bir fenomenle bağlantılı bence. Madrid’deki Prado Müzesi’nde Hieronymus Bosch’un ünlü üç kanatlı resminin önündeki ziyaretçilerle ilgili bir gözlemini aktarır yazar. Cennet, Dünyevi Zevkler Bahçesi ve Cehennem tasvirlerine yer veren panellerden oluşan bir tablodur bu. Karanlık fonlu, kaotik bir kompozisyona sahip cehennemde zebaniler, ateşler, işkenceler, çıplaklık, türlü yaratıklar yer alırken yeşil ve mavi tonlardaki cennet sakindir. Âdem ile Havva, huzur içindeki hayvanlar, göletler ahenk içindedir. Ve ziyaretçi kalabalığı her zaman Cehennem panelinin karşısındadır. Cennet paneline tek tük ziyaretçi şöyle bir bakıp geçer. Diğer tarafı görmek içinse insanlar üst üste çıkar. Bu durumu cennete gitmek isteyip cehennemi merak eden varlıklar olmamamıza bağlar, Gündüz Vassaf. Ütopyalardan çok distopyaların merak uyandırması da biraz böyledir sanki.


İkinci nedense insan doğasının bir başka boyutuyla bağlantılı. Felaket tellallığı her zaman ilgi çeker. Kötü haberler daha çok okunur. Sosyal medya vasıtasıyla bu durum iyice görünür olmuş durumda. Distopya anlatıları da bolca kötü haber yüklü olduğundan ütopyaların pozitif dünyasına göre çok daha ilgi çekici ve merak uyandırıcı oluyor haliyle.

Üçüncü ve son nedense biraz daha teknik. Hikâyenin doğasıyla ilgili. Ütopyada işler yolundadır. Yani çatışma yoktur. Dolayısıyla drama yoktur. Çatışmalar, çelişkiler, engeller üzerine kurulu distopya yapıları, hikâye formunda anlatılmaya çok daha elverişlidir.


Ütopyalar ile distopyaları karşılaştırırken önemli bir noktayı daha hatırlamak gerekiyor. “Distopya” kavramını ilk kez John Stuart Mill kullanmıştır ve bu kavramın ortaya çıkması More’un Ütopya kitabının yayımlanmasından 300 yıl sonra olmuştur. İki kavramın ortaya çıkışı arasında uzun bir zaman vardır yani. Ve yine zaman içinde bu farkın kapanmış olduğunu söyleyebiliriz. Ütopya ile distopya birbirine karışan, anlamları birbiri içinde eriyen kelimelere dönüştü çünkü. Birinin ütopyası, bir başkasının distopyası oldu. Tarih bunun sayısız örneğiyle dolu.



댓글


bottom of page