Sinemadan Alışılmadık Aile Portreleri

Dünya büyük bir hızla değişirken aile kavramının da bu değişime ayak uydurarak şekil değiştirmesi ve dönüşmesi kaçınılmaz bir durum. Dünya çapındaki istatistikler, giderek daha az kişinin evlendiğini ve daha az çocuk sahibi olunduğunu gösteriyor. Boşanmayla sonuçlanan evlilikler de eskiye göre daha fazla. Daha fazla insan ya yalnız yaşıyor ya da aksine biriyle birlikte yaşıyor veya ömür boyu birden fazla kez evleniyor ve üvey aileler yaratıyor. Kısacası; bir kadın, bir erkek ve onların biyolojik veya evlat edinilmiş çocuklarından oluştuğu kabul edilen geleneksel aile kavramı toplumda kabul edilen tek norm olmaktan çıkıyor. Bunun sinemadaki yansımalarını düşününce ilk aklıma gelen bu beş film oldu; hepsi bana dokunmuş, bir iz bırakmış, özel hikâyeler. Bu filmler bize, en sıradan görünenin de pekâlâ sıra dışı olabildiğini, en sıra dışı görüneninse aslında gelenekselden pek de uzağa düşmediğini gösteriyor. Aile kavramı toplumdan topluma ve ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de bizi biz yapan belli başlı şeyler hiç değişmiyor. Son tahlilde hepimiz birbirimizin birer yansımasıyız. Bu filmlerin verdiği en önemli mesaj belki de bu...


1- Küçük Gün Işığım


Konu, “geleneksel olmayan aile filmleri” olunca bu listeye sinemada en sevdiğim ailelerden biri olan Hoover ailesini almadan geçemeyeceğim. Hoover ailesi oldukça sıradan, modern bir Amerikan ailesidir, ancak sürekli birbirleriyle çatışma halindedirler. Hayatı sadece kazanmak ve kaybetmek olarak gören bir baba; porno ve kadın düşkünü, uyuşturucu kullanan bir dede, hiç konuşmayan ve hep mutsuz görünen bir erkek çocuk, aşkına karşılık bulamayınca intihara teşebbüs eden bir dayı, güzellik yarışmasını kazanırsa tüm ailenin gözüne gireceğine inanan küçük bir kız ve bu aileyi bir arada tutmak için mücadele eden bir anne...


Olive’i güzellik yarışmasına yetiştirmek için eski bir minibüse atlayarak yola çıkan grup, bu yolculukta “aile” olmanın aslında ne demek olduğunu keşfedecektir. Bu minibüs seyahati boyunca Hoover ailesinin sıradan gibi gözüken yaşantılarının aslında ne kadar sıra dışı, samimi ve mutluluk verici olabileceğini görüyoruz. Aslında bir yandan da birbirimizden pek de farklı olmadığımızı anlıyoruz. Seyrederken herkes kendi kahramanını seçiyor. Günümüz dünyasının yarışma programları, sosyal medya çılgınlıkları düşünüldüğünde bu film aslında kurguların değil samimiyetin kazandığına da bir örnek teşkil ediyor. Kaybederken kazanmanın zaferini kutlatıyor. Filmin basit, naif, iddiasız ama gerçek diliyle herkese dokunacağını düşünüyorum.


2- Düğün Yemeği


90 sonrası nesil, Ang Lee’yi “Brokeback Mountain” ile tanıdı. Bense onu; sanırım Beyoğlu Atlas Sineması’nda izlediğim, daha sonra Londra Virgin’den satın aldığım video kasetiyle sinema arşivimde muhafaza ettiğim 1993 yapımı “Düğün Yemeği” ile tanıdım. O yıllar Türkiye için de bizim için de değişim yıllarıydı. Hayatımıza birçok yenilik girmiş, modern aile yapılarına geçilmeye başlanmış, birçok arkadaşım aile evini terk edip yalnız yaşamaya, kendilerine yeni bir hayat tarzı benimsemeye başlamıştı. Aynı dönemde Çinli bir ailenin çocukları üzerindeki etkisi, bizim geleneksel aile yapımıza benzerliğiyle hepimizi çok etkilemişti.

Düğün Yemeği; sevgilisi Simon ile Manhattan’da yaşayan, eşcinsel kimliğini Tayvan’daki ailesinden gizleyen başarılı iş adamı Wei-Tung’un hikâyesinde bize Doğu ve Batı aile kavramlarını anlatan, aile içi hesaplaşmaları gözler önüne seren bir film. Oğullarının evlilik yaşına geldiğine inanan ailesi onu evlendirmek için çeşitli yollara başvururlar. Onu bir evlendirme şirketine üye yapan anne-babanın tek şikâyeti, oğullarının bir türlü kimseyi beğenmemesidir. Kendine uygun bir aday bulunamaması için, formları yüksek beklentilerle dolduran Wei-Tung, bir gün ona uygun biri ortaya çıktığında panikler. Bu sırada sınır dışı edilme korkusu yaşayan Wei-Wei hayatlarına girer. Wei-Tung ve Wei-Wei kayıt üzerinde bir evlilik planı yaparlar. Böylelikle hem Wei-Tung’un ailesi memnun olacak, hem de Wei-Wei yeşil karta kavuşacaktır. Ancak Wei-Tung’un ailesinin düğün için Tayvan’dan Amerika’ya gelmeye karar vermesiyle yaptıkları kusursuz plan altüst olur. Filmin en sevdiğim anı, Wei-Tung’un babası ve Simon arasında geçen konuşma sahnesi. Seni anladığından en çok şüphe ettiğin kişinin, aslında seni en iyi anlayan kişi olabileceği mesajını içtenlikle veren bu sahne, bu sebeple benim için çok özel.


3- Çılgın


Zach, Montrealli muhafazakâr bir ailenin beş erkek çocuğundan en küçüğüdür. Dindar annesi Laurianne, İsa ile aynı gün doğan oğlunun şifacı güçlere sahip olduğuna inanır. Müziğe meraklı babası Gervais, çocuklarının isimlerini baş harfleri Patsy Cline’ın klasik şarkısı “Crazy” kelimesini oluşturacak şekilde koymuştur. Oyuncak bebeklere ve kadın kıyafetlerine duyduğu ilgi yüzünden babası, oğlunun eşcinsel olma ihtimalinden endişelenmekte, annesi ise oğlunun çok duygusal olduğunu düşünmektedir. Bu durum aslında Zach için de endişe vericidir.





Zach, eşcinselliğini ve çok sevdiği ama onu onaylamayan babasını kabullenmeye çalışırken bir yandan da onun tam tersi karakterlere sahip maço kardeşleriyle uğraşmak zorunda kalır. Babasının sevgisini ve saygısını kazanmak için Kudüs’e kadar gider ve teselliyi David Bowie, Pink Floyd ve Rolling Stones’un müziğinde bulur. Kimse seçtiği aileyle dünyaya gelmiyor. Fakat sonunda başaranlar, kendilerini anlatmanın yollarını bulup, kendilerini kabul ettirenler oluyor. Zach de bunlardan biri.


4- İki Kadın, Bir Erkek



Bu filmi, post-modern aile yaşamının esprili bir portresi olarak tanımlayabiliriz. Aslında eşcinsel bir evliliği anlatıyor gibi görünse de evrensel zorluklarla dolu bir kurum olan evliliğin kendisi hakkında bir film. Annette Bening ve Julianne Moore, yapay döllenme yoluyla dünyaya gelmiş iki çocuk sahibi Los Angelesli bir çift olan Nic ve Jules’u canlandırıyorlar. İki anne de doğum yapar ve aynı isimsiz sperm donörünü kullanıldıkları için çocuklar kardeştirler. Nic doktordur, Jules ise bahçecilikle uğraşır. Üst-orta sınıfa mensup bu çift, pek çok çift gibi küçük bir orta yaş krizi geçirmektedir. Ailenin istikrarlı ev hayatı, ergenliğe adım atan çocukların babalarıyla tanışmak istemeleriyle alt üst olur. Babalarının izini süren çocuklar, sonunda gerçek babaları Paul’le tanışırlar ve onu anneleriyle tanıştırmak için plan yaparlar. Toplumun biçtiği anne-baba rollerini önemsiz bir detay olarak bırakan ve böylece aile kavramını yeniden tanımlayan film, ailevi duyguları yaşamak için “geleneksel” bir aile olmak gerekmediğini izleyiciye eğlenceli ve dokunaklı bir dille anlatıyor.


5- Annem Hakkında Her Şey


Doğduğumuz andan itibaren ilk gözlemlediğimiz ve ilk öğretileri aldığımız ailemizin bize sunduklarıyla karakterimiz oluşmaya başlar. Yıllar içerisinde kendimize göre en doğrusunu bulmaya çalışırız. Anne baba figürlerinden birini seçer, onun etkisinde ilerleriz.



Ya onların çizdiği yolda devam eder, onlara benzer bir hayat sürer, ya da tam tersi onların öğretilerini kabul etmeyip onların zıttı bir kişilik portresi çizeriz. Hayatımızda aile figürlerinden birinin eksikliği gelecek yaşamımızı nasıl etkiler? Pedro Almodóvar, bu filminde klasik aile kavramını sorgularken aynı zamanda kadınlar arası dayanışmanın ve kız kardeşliğin gücünü gösteriyor. Madrid’de bir hastanenin organ nakil ünitesinde çalışan Manuela, oğlu Esteban’ın bir kaza sonucu ölümüyle derinden sarsılır. O güne kadar oğlundan babasının kimliğini saklamıştır. Şimdiyse oğlunun babasıyla yüzleşmek için Barselona’ya gitmeye karar verir. Bu yolculuk sırasında babanın transseksüel bir fahişe olduğunu öğrendiğimizde farklı bir aile tablosuyla yüz yüze geldiğimizi anlarız. Bu noktada filme birbirinden ilginç karakterler katılır: Esteban’ın babası Lola; Agrado adlı kendini tüm kadınlardan daha kadın hisseden, başkaları tarafından hep ötekileştirilen ve bundan asla gocunmayan bir transseksüel, güzel ve genç Rahibe Rosa ile ailesi ve ünlü bir tiyatro oyuncusu olan Huma Rojo. Almodóvar’ın filmindeki kadın karakterlerin hepsi savaşçı olmalarının yanında, insanlara yardım etme özelliği taşırlar. Bu kadınlar sadece kendileri için değil, başkaları için de yaşarlar. Geleneksellikten çok uzak görünen bu aile örneği, sahip çıktığı duygular ve uğruna mücadele ettiği gerçekler göz önüne alındığında, aslında her birimizin seçtiği ailelerinin olabileceğini gösterir adeta...