Unutulmaz Bir Hikaye: Bergüzar Korel, Timuçin Esen
- Ebubekir Elkatmış

- 5 saat önce
- 4 dakikada okunur
“İlk ve Son”, bir ilişkinin başlangıcını ve bitişini değil; zaman içinde dönüşen iki insanın hafızasını anlatıyor. Timuçin Esen ve Bergüzar Korel, bu hikâyede yalnızca iki karakteri değil, bir ilişkinin farklı evrelerde aldığı biçimleri de görünür kılıyor. Oyunculuğun sessiz alanlarına, korkuya, partnerlik duygusuna ve karakterlerin kırılgan gücüne dair bu sohbet; bir aşk hikâyesinin ötesinde, birlikte değişmenin ve bazen kaybolmanın hikâyesine açılıyor.

Bergüzar Korel
Kariyerin boyunca güçlü kadın imgeleriyle özdeşleştirildin; sence bir kadın karakter en çok hangi anda “güçlü”dür?
Bir kadın karakterin en güçlü olduğu an, kendini erkekliğe ya da toplumsal beklentilere göre tanımlamayı bıraktığı andır. Ne olması gerektiğiyle değil, kim olduğuyla temas ettiği an. Çünkü gerçek güç, onaydan değil öz farkındalıktan doğar. Neden kadın karakterlerin dizilerde hata yapma lüksü yok mesela? Neden kadın karakter hep kusursuz ve hatasız olmak zorunda? Kadın her hâliyle güçlü, büyüleyici ve şaşırtıcı olabilir. Gücü zaten kırılganlığına rağmen vazgeçmeyişindedir. Yeter ki senaristler, yapımcılar ve yönetmenler bu hikâyeleri anlatma cesaretini göstersin. Bugün kadın hikâyeleri anlatmak bir ayrım yaratmak değil; hikâye alanını adaletli hâle getirmek, eksik bırakılmış bir hakikati görünür kılmaktır.
Oynadığın roller arasında seni en çok zorlayan karakter hangisiydi? Zorluğu rolün kendisinden mi, hayatla kurduğu benzerlikten mi geliyordu?
Hepsi yer yer zor, hepsi yer yer çok kolay, hepsi yer yer çok bendi. Ayırt edemiyorum.
Vatanım Sensin’deki Azize oldukça zorlayıcı bir roldü. Gitgelleri, hiç beklemediğim yerde verdiği kararlar, fiziksel ve ruhsal dayanıklılığı, öfkesi, neşesi, aşkı… Çok uçlarda bir kadındı.
Kamera önünde yıllar geçtikçe, bir oyuncunun cesaret tanımı değişir mi? Bugün “cesur” dediğin şey, kariyerinin başında da aynı mıydı?
En cesur olduğum zamanlar hep en korktuğum anlarla dolu. Korkularım hiç bitmez; ilk kameranın karşısına geçtiğimde de öyleydi, şimdi de. Sahneye çıktığımda ölesiye korkarım ama o korkuyla daha sağlam basar ayaklarım yere. Korkmak benim için temkinli olmaktır. Yorar ama sağlamasını yaptırır. Aynı mı değil mi bilmiyorum; çünkü ben hep korkuyorum.
Bugünkü Bergüzar Korel, kariyerinin başındaki hâline tek bir cümle söyleyecek olsa bu ne olurdu? Ve onu gerçekten dinler miydi?
“Herkesi dinle ama kendi bildiğini yap.” Dinlerdi… dinletirdim de. 🙂
İlk ve Son, isminden başlayarak zamana dair bir iddia taşıyor. Bu projede senin için “ilk” olan neydi, “son” hissi yaratan ne?
Sanırım çok fazla düşünmeden, akışta kalarak, planlamadan bir karakter çıkarmak benim için bir ilkti. Bu cesareti veren şey senaryoydu. “Son” hissi yaratan ise Güneş’le bir daha karşılaşamayacak olmak; çok kısa bir zaman geçirmek ve ona veda etmek.
Aynı hikâyenin içinde iki ayrı hafıza var. Sence bu dizide izlediğimiz şey bir aşk hikâyesi mi, yoksa iki insanın kendi içlerinde kaybolma süreci mi?
Hepsi… Âşık oluyorlar, birbirlerinde kendilerini buluyorlar, sarılıyorlar, sonra yavaş yavaş kayboluyorlar ama yine de vazgeçmiyorlar.
Karşılıklı oynarken, bir sahnede “burada ben geri çekileyim” dediğin anlar olur mu? İyi bir partnerlik oyunculuğu büyütür mü, yoksa egoyu törpüleyen bir alan mı açar?
Öncelikle oynarken zihnin içgüdülerinin ve hislerinin önüne geçiyorsa, orada bir problem var demektir bence. Ben bunu çok düşünmem; çünkü partnerinle iyi bir alışverişin varsa zaten akıp gidersin. Bir sahneyi çekerken farklı açılardan birkaç kez oynuyoruz. Genelden sonra yakın planlara geçildiğinde iki oyuncu da ne yapacağını bilir; işte tam o noktada zihin devreye girer ve ilk yaptığının aynısını tekrar etmeye başlarsın. Oyununun eskimesi, gerçeklikten uzaklaşması, devamlılık hataları gibi pek çok risk vardır. Partnerlik tam da burada devreye giriyor. Kendini değil sahneyi düşünmek ve ona hizmet etmek…
Ben mesela kendi yakın planımda ne kadar oynuyorsam, partnerimin yakınında da aynı şekilde oynarım; marke oynamam, onun planında farklı bir oyun kurmam. Hatta bazen daha es’li oynarım ki ona zaman kazansın. O akıp gittikçe bundan büyük bir keyif alırım; gerektiğinde geri çekilirim, hatta yok bile olurum. Yeter ki birbirimizden kopmayalım, alışverişimiz ve gerçekliğimiz devam etsin. Bu inanılmaz bir his. Düşünsene, birinin kaleminden kelimeler damlıyor, seni seçiyor ve sen o kelimelere can veriyorsun — bence mükemmel bir şey. Oyunculuğu büyütür mü, egoyu törpüler mi, açıkçası bunları hiç düşünmüyorum.
Zamanla ilişkilerin dili de değişiyor. Bugünden geriye baktığında aşka dair düşüncelerin değişti mi? Onu yeniden tanımlamak mümkün mü?
Aşka dair düşüncelere dalamayacağım kadar yoğun ve yorucu bir hayatım var. 🙂
Bir hikâyeyi ikonik yapan şey oyuncunun performansı mı, yoksa zamanın ruhuyla kurduğu temas mı?
İkisinin kesiştiği yer. Zamanın ruhuyla temas kurmayan bir hikâye ne kadar iyi oynanabilir ki? Hikâye doğru soruyu soruyorsa, oyuncu da onu yaşayan bir karaktere dönüştürür; ikonik olan da tam olarak budur.
Timuçin Esen
Kariyerin boyunca oynadığın karakterlerde, söylenmeyenle büyüyen bir iç dünya var. Her biri güçlü ama hep derin karakterler. Bu kadar suskun karakterlere çeken şey nedir?
Özel olarak bu tip karakterleri seçtiğimi söyleyemem. Hatta İlk ve Son’daki Serkan o kadar da suskun bir karakter değil bana kalırsa. Fakat yine de şunu söyleyebilirim: Dramada karakteri, söylediklerinden ziyade durumlar ve çatışmalar karşısında aldığı aksiyonlar tanımlar diye düşünüyorum. İzlediğimiz eserde iç dünyası derinlikli biçimde yansıtılmış bir karakter varsa, bu öncelikle iyi yazılmış bir senaryonun sayesindedir.
Geriye dönüp baktığında, “benim için çok özel” dediğin bir rol var mı?
Oynadığım bütün karakterler benim için özeldi. Her birine aynı özenle yaklaştım. İyi yazılmış senaryolarda özenle çizilmiş, hikâyeye hizmet eden, mesleki olarak oyuncuyu zorlayabilecek ve eğitebilecek karakterler benim için daha çok tercih sebebi oluyor.
Erkek karakterler genellikle güçle tanımlanır. Senin için bir karakterin gerçek gücü hangi anda ortaya çıkar?
Erkek ya da kadın ayrımı yapmaksızın karakterler, güçsüz oldukları taraflarıyla da tanımlanabilir; ya da güçlü olduğunu zannettiği yönleriyle… Karakterin zaafları, zor bir durumun üstesinden gelme çabası ve engelleri aşarken gösterdiği direnç sırasında karakterin “gücü” ortaya çıkabilir.
“İlk ve Son”, isminden başlayarak zamana dair bir iddia taşıyor. Sence bu iddia nereden geliyor?
Projenin sıra dışı bir anlatım dili var. Fakat önemli olan şu ki bu sıra dışılık, hikâyenin içeriğinin gerektirdiği bir zorunluluk. Hikâyeye ve anlatılana hizmet eden bir biçim. “İddia” tanımından ziyade şöyle söyleyebiliriz: Bir ilişkiyi, ilişkilerin ve karakterlerin zaman içindeki gelişimlerini ve değişimlerini anlatıyor.
Aynı hikâyenin içinde iki ayrı hafıza var. Sence bu dizide izlediğimiz şey bir aşk hikâyesi mi, yoksa iki insanın kendi içlerinde kaybolma süreci mi?
İki yaralı insanın birbirlerini iyileştirme süreci de denilebilir. Aynı zamanda hikâye, aynı bakış açısıyla diğer karakterleri de kapsıyor; her bir karakter bir diğerine dokunuyor ve onu tamir etmeye çalışıyor. Aslında hikâye, tüm zorluklarıyla bir “aile olma” çabasını anlatıyor kanımca.
Bir hikâyeyi ikonik yapan şey oyuncunun performansı mı, yoksa zamanın ruhuyla kurduğu temas mı?
Bence tüm zamanlarla kurabildiği temas… Evrensel ve aynı zamanda özgün olabilmesi.


Yorumlar