Vegan Kasap Limonita

Veganlığın bir trend olmaktan çok daha fazlası olduğunu biliyoruz! Genel olarak sürdürülebilir bir beslenme ve yaşam biçimi olarak biliniyor olsa da veganlık; dünyada su ve gıda eşitliği, hayvan sömürüsü ve yıkıcı etkileri hakkında farkındalık, hatta sosyal adalet konularıyla birebir ilişki içerisinde... Gastronomide kendine ön sıralarda yer bulan veganlığa ilişkin yenilikleri keşfetmeye devam ediyoruz. Türkiye’de bir ilki başaran, tüm iş süreçlerinin odağına sürdürülebilirliği koyan ve kendilerini “hayvanların tezgâh üstünde değil, el üstünde tutulduğu bir kasap olarak” tanımlayan Limonita’nın yaratıcılarına merak ettiklerimizi sorduk.



Öncelikle kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Sizi tanımlayan üç kelime seçmenizi istesek?

Biz farklı mesleklerden ortak hayalleri olan dört kişiyiz aslında. Deniz, dijital reklam ve yazılımları uzmanı; Akın, siber güvenlik uzmanı; Türker, çene cerrahı ve Sefa da heykeltıraş.

Deniz: Özgür, girişimci, yaratıcı Akın: Adil, mantıklı, sosyal Türker: Yetenekli, üretken, araştırmacı Sefa: Yaratıcı, çok yönlü, sakin

Türkiye’nin ilk vegan kasabı olma fikri nasıl doğdu? Dünyadaki trendi nasıl yorumluyor, Türkiye’deki ilgiyi nasıl görüyorsunuz?

Geçmişte birçok ürünümüzü donuk olarak müşterilerimizle buluşturuyorduk ancak bunun satışını yaptığımız ya da ürünleştirdiğimiz ayrı bir işletmemiz yoktu. Limonita’yı, ürünlerimizi sattığımız bir dükkân olmaktan öteye taşıma fikri Türker’den çıktı. İçerisini dolduracak kadar ürünümüz olduğuna bizi ikna etmesi çok kolay oldu, çünkü vegan kasap kelimesine ve bu dönüşümün gücüne bizi inandırdı. Dünya üzerinde vegan kasap fikri yayılmakta olan bir trend aslında. İngiltere ile aynı zamanda açılabilmemizin sebebi de Türkiye'nin bu trendleri çok hızlı yakalayan ülkelerden biri olmasından kaynaklanıyor. Yeni ürünlere ve gelişime ne kadar açık ve destekleyici bir alandayız. İlginin de insanların şans vermesi ile doğru orantılı şekilde artmakta olduğunu söyleyebiliriz. Önyargısız olarak bir kere denemeniz yeterli oluyor aslında...


Limonita’nın bir aile girişimi olduğunu biliyoruz. Limonita aile kavramına bakışınız nasıl etkiledi?

Aile demek bizim için destek olmak, arkasında durmak demek. Ailelerimiz, arkadaşlarımız ve ortaklarımız da bizim fikirlerimize çoğu zaman bizden bile çok sahip çıkarak aslında markanın ortaya çıkmasında büyük rol oynadılar. Bu yolda annelerimizle, kuzenlerimizle, çok yakın arkadaşlarımızla ve artık aile diyebileceğimiz ekip arkadaşlarımızla birlikteyiz ve bu büyük bir şans. Ailenin değeri gerçekten zor zamanlarda belli oluyormuş çünkü bazen yalnız başımıza kaldığımızı, birçok cephede savaştığımızı hissedebiliyoruz ve öyle anlarda yalnız olmadığımızı, aksine hatalarımıza rağmen yanımızda olduklarını hissetmenin verdiği güçle devam edebildiğimiz çok an oldu. Ekip arkadaşlarımıza da birlikte bir aile olacağımızı hissettirmeye çalışıyoruz.


Ailenize ait bir de restoranınız var. Kısaca aile restoranınıza da değinebilir miyiz?

İlk restoranımızı Kozyatağı’nda açtık. Aslında ilk başta görev dağılımını tamamen yeteneklerimize ve sevdiğimiz alanlara göre yaptık. İlk şubemizi çok uzun süre bir aile işletmesi olarak yürüttük ancak ikinci ve üçüncü şubeler ve kasapla birlikte her birimiz başka bir işin başına geçmek durumunda kaldık. Şimdi ortaklarımızla birlikte Moda’daki kasap ve restoran şubelerini yönetiyoruz, Kozyatağı’nı ise annelerimiz ve sevgili ekip arkadaşlarımız işletiyor. Aile ve iş arasındaki çizgiyi koruyabiliyoruz ve bu anlamda kendimizi bir aile işletmesinden çok dinamik bir girişim olarak tanımlayabiliriz.

Aile olarak çalışmanın ne gibi artı ve eksileri var?

Aile ile çalışınca aslında birçok konuda joker elaman olarak görebileceğiniz kişiler artıyor. Herkes bir şekilde o taşın altına elini sokmaktan çekinmiyor. Mesai kavramı fazla esnek hale gelebiliyor. 16-17 saat aralıksız çalıştığımızı, defalarca kafede sandalyeleri birleştirip sabahladığımızı biliriz. Ancak bazı durumlarda aile ilişkisinden gelen duygusallıklar da devreye girebiliyor. Yine de günün sonunda hepimizin birbirimizin ve Limonita’nın iyiliği için çabaladığını biliyoruz, günün sonunda da önemli olan tek şey bu oluyor.

Vegan olmak beraberinde gezegene duyarlı olmayı da getiriyor. Müşterilerinize karbon ayak izi bırakmadan bisikletle teslimat yapıyorsunuz. Duyarlılığınızı günlük hayatınıza ve iş yapma şeklinize adapte ederken en çok neler sizi zorladı?

Vegan olmak doğası gereği yaşadığımız dünyaya karşı daha bilinçli olmayı gerektiriyor, ancak bu biraz da tüm sorumlulukların veganlara yüklenmesiyle sonuçlanabiliyor. Bir veganın “teorik olarak” karşısında durduğu en temel şey hayvan sömürüsü iken; doğaya saygılı olma, kadın hakları, insan hakları, LGBTİ hakları, emekçi hakları gibi konularda da veganlara sorumluluk yüklenmeye başlanıyor. Elbette tüm bu sömürülerin karşısında durarak devam etmeye çalışıyoruz, ancak bunlar herkesin uğruna mücadele vermesi gereken çok büyük problemler. Bizler günlük hayatımızda zaten bu hassasiyete sahip olduğumuz için iş süreçlerine uyarlamakta zorluk çekmiyoruz demek daha doğru olabilir. Çünkü bu duyarlılığın iş yeri/özel hayat ayrımı bulunmuyor. O pencereden bir kere baktıysanız ve gördükleriniz sizi üzdüyse, bir daha o pencereyi kapatamıyorsunuz. Yalnız şunu da söylemek gerekir; bilmeden, belki farkında bile olmadan dahil olduğumuz onlarca sömürü, onlarca zulüm vardır belki. Ama farkına vardığımız hiçbir zulme ortak olmaya devam etmiyoruz diyebiliriz.

Limonita’da sadece vegan ürünler değil kitap da satıyorsunuz. Hayvan Deneyleri kitabından bahseder misiniz?

Hayalimiz, Limonita’nın yalnızca beslenme alanında öne çıkması değil, tıpkı veganlığın kendisi gibi daha bütüncül bir yaklaşımla sömürünün ne çok katmanı ve cephesi olduğunu gösterebilmek. Dediğimiz gibi, beslenme bizim de veganlığın da sadece küçük bir kısmını oluşturuyor. Bu yaşam biçiminin temellerini oluşturan hayvan hakları savunuculuğunda ise “Deneye Hayır Derneği” ülkemizde büyük bir rol oynuyor. Üyesi olduğumuz bu derneğin değerli kurucusu Yağmur Özgür Güven ve sevgili Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu’nun birlikte yazdıkları ve yakında ikincisi de yayınlanacak olan “Hayvan Deneyleri” bu konuda temel bir başucu kitabı niteliğinde. Hayvanların tezgâh üzerinde değil el üzerinde tutulduğu bir kasapta, tezgâh üzerinde kitap olması kadar normal ne olabilir?

Gelecek için ne gibi sürprizler planlıyorsunuz? Yeni projeleriniz olacak mı?

Neredeyse her hafta mini bir projeyle geliyoruz diyebiliriz. Enerjimiz ve heyecanımız böyleyken, katkıda bulunabildiğimiz kadar bulunalım istiyoruz. Yeni vegan ürünler için Ar-Ge çalışmaları yapmaktan Veganlık Müzesi’ne, vegan çocuk-sanat atölyelerinden vegan üretim için makine çizimine kadar pek çok farklı projemiz var.

Eminiz, ilginç tepkilerle de karşılaşıyorsunuzdur. Paylaşmak istediğiniz bir hikayeniz var mı?

Biz bu işin en çok mizahi yanını seviyoruz. Bizi bu işin içinde tutan, veganlığın “karanlık” bir taraf olmadığını, “zor” ya da “marjinal” bir yaşam tarzı olmadığını, veganların “agresif” kişiler olmadığını göstermek için mizah çok kullanışlı bir araç. Çünkü insanlar veganlığı “tepki” ile bağdaştırıyor ve bu konuda araştırma yapmaktan bile kaçınıyor. Biz herkesin bir gün vegan olabileceğine gerçekten inanıyoruz. Lezzetse lezzet, ideolojiyse ideoloji, sağlıksa sağlık, adaletse adalet... Veganlık, herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir yaşam biçimi ve negatiflikten çok pozitiflikle anılmayı hak ediyor. Müşterilerimizin büyük çoğunluğunun da mizah yeteneği çok güçlü. Domatesin butlu kısmından yarım kilo, patlıcanın kemiksizinden bir kilo isteyen; “yemeklik kıymayı iki kere çeker misiniz” diyen çok eğlenceli müşterilerimiz var. Bazen geleneksel bir kasabın içerisinde geçebilecek diyaloglarla karşılaşıyoruz. Kimse bizim kasabımızın içinde istediği etin başına “vegan” kelimesini koymak zorunda hissetmiyor. Çünkü bu kasabın “normal”i vegan. Sanırım işimizi en çok da tanıştığımız insanlar sayesinde bu kadar seviyoruz.