top of page

Zamana Meydan Okumak

Zaman ne tuhaf bir kavram değil mi? İnsan kendisi dışındaki zamanı algılayan, kendini zaman içinde tarif edebilen tek canlı. Kendi kısa varlığı en çok 100 küsur yıl sürse de, binlerce hatta milyonlarca yılı hayal edip hesaplayabiliyor. Zaman üzerine düşünmeye başladığınız zaman, başınız dönüyor. Zaman hakkında söylediğiniz her söz, işaret ettiğinden başka bir şeye, bir metafora dönüşüyor. Türkçede zamanla ilgili her kelime çok farklı anlamlara gelebiliyor.




"Zamansızlık" üzerine bir yazı yazmam önerildiğinde, aklıma ilk gelen şey çağımızın hastalıklarından biri oldu. Evet çevremiz hiçbir şey için zaman bulamayan insanlarla dolu. “Binge- watching” için, gecede üst üste beş bölüm dizi izlemek için zamanımız var ama çoğu zaman sinemaya gitmeye ya da bir roman okumaya zamanımız yok. Bir WhatsApp sohbetinde iki saat geçirmeye vaktimiz var ama acil cevap bekleyen bir e-mail bazen günlerce bekleyebiliyor. Örnekler çoğaltılabilir, derdim anlaşılmıştır zaten, kimimiz “aşırı yoğunuz”. Geçinebilmek için iki üç iş birden yapan, gerçekten kendi hayatını yaşamaya bile zamanı kalmayan çoğunluğu kastetmiyorum ama kendimi de dâhil ettiğim bir takım insanın bu iflah olmaz “zamansızlığı” beni kızdırıyor doğrusu.


Bu yazıda konu edinmem gereken zamansızlığın başka bir zamansızlık olduğunu, İngilizce“timeless” denen “zamansız”dan bahsettiğimizi biliyorum. “Geçici”nin zıt anlamlısı olan, kalıcı olan... Her şeyin hızlı tüketilmek için yapıldığı, “yeni”nin hayatın her alanında kendini sürekli zorladığı, modanın bize hayattan geri kalmamak, ayrıcalıklı olmak için sürekli yeni ve farklı olmamız gerektiğini söylediği bir çağda asıl kalıcı olandan, zamansız olandan bahsetmek ne zor.


Nedir zamansız olan? Çocukluğumdan beri her gidişte hayran olduğum Efes kalıntıları zamansız mı mesela? Şimdi Selçuk, İzmir yakınlarında yer alan Efes bir zamanlar deniz kıyısında bir liman şehriymiş. Binlerce yılda Menderes Irmağı önündeki körfezi alüvyonla doldurmuş, Efes yeşil bir ovaya bakıyor şimdi. Bizi hâlâ binlerce yıla dayanmış görkemiyle etkiliyor ama Efes’in bir yerlisi ya da mesela adına nefis bir tapınak yapılmış İmparator Hadrian bugünkü Efes’i görse dehşete kapılmaz mıydı? Zamanın yıkıcı etkisini her hücresinde hissetmez miydi?


Peki konuyu daha daraltırsak, sanatta zamansızlık ne anlama gelir? Neden bazı şiirlere, kitaplara, resimlere, müziklere, filmlere zamansız, “zamanın ötesinde” vb. diyoruz da günümüzün yeni moda kimi işleri, yeni satın aldığınızda bile solgun görünen giysiler gibi, büyük bir hızla eskiyip unutuluyor? Shakespeare’in oyunları için “zamansız bir klasik” diyoruz mesela. Gerçekten de 400 küsur yıl öncenin diliyle yazmış olsa da, Shakespeare çok boyutlu karakterleriyle hâlâ insan ruhunun derinliklerine ışık tutuyor. Dahası onun ilk kez yazıya geçirdiği ya da icat ettiği binlerce kelime ve deyim bugünün İngilizcesinde hâlâ yaşıyor. Ama örneğin Shakespeare’in öldükten sonra yaklaşık 150 yıl gölgede kalıp pek sahnelenmediğini, neredeyse bütünüyle unutulduğunu, 18. yüzyılda yeniden keşfedildiğini düşününce, aslında kalıcılığın sadece bir yapıtın kendi özgül değerlerine değil, başka güçlere de bağlı olduğunu düşünmeden edemiyor insan.


Günümüzün evrensel dili, “lingua franca”sı, İngilizce yerine, varsayalım, Çince ya da Portekizce olsaydı büyük olasılıkla şimdi adını bile duymadığımız başka klasikleri okuyor olacaktık.Kendi meslek alanımdan söz edeyim: Bir sinemacının zaman kavramı üzerine çok düşünmesi, zamanla uğraşması kaçınılmaz bir şey. Çünkü zaman, sinemanın ışık ve gölge kadar temel malzemesi. Tarkovski, özyaşam öyküsünün adını “Sculpting in Time” koymuş. Bu isim Türkçeye “Mühürlenmiş Zaman”diye, edebi açıdan güzel olsa da, anlam açısından eksik çevrildi bence. Çünkü Tarkovski zamanı mühürleyip zapt etmekten değil, tıpkı bir heykeltıraşın mermerin fazlalıklarını atıp içindeki figürü ortaya çıkarması gibi, zamanın fazlalıklarını ayıklayıp bir “zaman heykeli” yapmasından söz ediyor. Her film bunu yapar aslında. Yönetmen zamandan bir takım özel anlar çalar, bunları kurguyla belli bir sıra içinde peşpeşe ekleyip kendi zamanını yaratır. Ama sonuçta bazıfilmler zamana dayanır, “zamansız” olur, bazısı ise yapıldığı zamanın bütün özelliklerini üzerinde taşır, on-on beş yıl sonra seyredildiğinde çok eskimiş gibi gelir gözümüze. Çünkü öncelikle teknoloji değişiyor.


Sinema sürekli gelişen teknolojiye çok bağlı bir sanat. Görüntü ve ses kayıt teknikleri, gösterim teknikleri yıllar içinde hızla değişiyor. Yıldan yıla daha yüksek çözünürlüklü, daha hassas teknikler ortaya çıkıyor. CGI (bilgisayar yazılımlarıyla görüntüye müdahale ya da sıfırdan görüntü yaratımı) konusunda inanılmaz gelişmeler yaşanıyor. Dolayısıyla günün son teknolojisini kullanan bir film bile sonradan ışıltısını kaybedebiliyor.





Sinema aynı zamanda modalara çok bağlı. Filmlerdeki kılıklar, dekorasyon, kullanılan müzikler hızla eskiyor, değişiyor. Şehirler, arabalar, evler, mobilyalar değişiyor. Konuşma dilinde moda olan kimi deyimler eskiyor, yerine yenileri geliyor. Tıpkı bunun gibi, sinema dili de değişiyor. Filmlerin kurgusu giderek hızlanıyor, renkleri farklılaşıyor. 60’ların, 70’lerin filmlerine bakınca kullanılan ani zoomlar, tuhaf kurgu geçişleri, aksiyon sahnelerinin bile yavaşlığı günümüz genç seyircisine yabancı gelir.Ama yine de, diyelim Tarkovski’nin, Bergman’ın, Bresson’un, Antonioni ya da Fellini’nin bazı filmleri 1950’ler, 60’larda çekilmiş olmalarına rağmen yepyeni dururlar. “La Dolce Vita” (Tatlı Hayat), genç Marcello Mastroianni’ye ya da o günün giysilerine, arabalarına bakınca, evet 1960’ların filmidir. Ama diğer yandan dün çekilmiş gibi yeni bir his verir.


Tarkovski’nin “Mirror” (Ayna) (1975) filmi, 2024’te çekilmiş bir dönem filmi olabilirdi, çünkü bence hâlâ yepyeni durur. Bunun sebebi bence şu: Güncel esintilere, modalara uymayan, olabildiğince kendine özgü bir anlatım seçen yönetmenlerin filmleri “yeni” kalıyor. Hatta aynı yönetmenin filmleri arasında bile farklı bir dil seçtiği filmler daha kolay eskiyor. Mesela Antonioni’nin “L’eclisse” (Tutulma) filmi, 1962 yapımı olmasına rağmen çok çağdaş gelir bana. Oysa aynı yönetmenin “Zabriskie Point” (1970) filmi o günlerin moda sinema diliyle (zoomlar, hızlı kamera hareketleri, hızlı kurgu) çekildiği için bir anda 70’ler filmi gibi görünür. (Yine çok güzel filmdir bu ayrı, ama belli bir zaman dilimine ait olduğu çok belli olur.)


Yukarıdaki biraz abartılı genellemeyi daha da abartarak söylersem, bence sadece sinemada değil genel anlamda sanatta güncel modalardan uzak kalmak bir sanatçı için “zamansız” olmanın ön koşullarından biri. Ama burada çok ince bir denge kurulmak zorunda. Çünkü bir sanatçı sürekli en emin olduğu, “garantili” dil ve yöntemlerle çalışırsa çok kolay kendinitekrara düşebilir, hatta zamanla kendi kendinin karikatürüne dönüşebilir.


Sanat pazarının cafcaflı gürültüsü içinde hiç görülmeme, fark edilmeme tehlikesiyle karşılaşabilir. Her sanatçı, ister istemez kendi alanında özgün dilini yaratırken tekrara kapılmadan kendini yenilemek, herkesten farklı bir üslup geliştirmek zorundadır.Bu yüzden iyi bir sanatçı, Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” dizesiyle tarif ettiği gibi olmak zorundadır bence. Zamansız olabilmek için kendi zamanını anlamak ama aynı anda o zamana meydan okumak zorundadır. Yine de kimin kalıcı olacağına, kimin unutulacağına zaman karar verir.

Comments


bottom of page